2 Temmuz 2011 Cumartesi

Batman The Serial

Yönetmen: Lambert Hillyer
Senaryo: Victor McLeod, Leslia Swabacker, Harry L. Fraser, Bob Kane (karakter)
Oyuncular: Lewis Wilson (Batman), Douglas Croft (Robin), J.Carrol Naish (Dr. Tito Daka), Shirley Patterson (Linda Page)
Yapım Yılı: 1943
Süre: 15 bölüm - 260 dakika.

En eski film formatlarından biri olan serial filmler, 20. yüzyılın ilk yarısında tüm dünyada  popülerdi. Genellikle 12-15 bölümden oluşan bu senaryosu basit, düşük bütçeli filmler, en heyecanlı yerlerinde biter, "arkası yarın" taktiğini kullanarak seyirciyi yeniden sinemaya çağırırlardı. Serial filmler, televizyonun her eve girmesiyle hızlıca çaptan düştüler. Bu süreçte kendi hayran kitlesini oluşturamayan yapımlar tarihin tozlu sayfalarına gömülürken, Flash Gordon, Zorro, Phantom, Superman, Green Hornet gibi çizgi karakterlerin beyaz perdede siftah yaptığı seral filmler yadigar kaldı. 

Dimağlardan silinmeyen serial filmlerinin arasında Columbia şirketinin 1943 yılında 15 bölüm olarak yayınladığı Batman'i de saymak mümkün. Yalnız tamamen yanlış bir sebepten ötürü; ırkçılık.


Batman (Lewis Wilson) ve Robin'in (Douglas Croft), Dr. Tito Daka (J. Carrol Nash) adında kötü kalpli bir Japon bilim adamının, insanları zombiye çevirme planını durdurma çabalarını -ya da birazdan değineceğim üzere, çabasızlıklarını- anlatan film, süper kahraman uyarlaması maskesi altında düpedüz bir İkinci Dünya Savaşı propagandası. 


İki kez Oscar'a aday olmuş, Altın Küre ödüllü aktör J. Carrol Naish'in hayat verdiği Dr. Tito Daka karakteri, on dokuzuncu yüzyılda uzakdoğu'dan Amerika'ya göç eden Asyalıları aşağılamak için kullanılan, ve pulp romanları başta olmak üzere, özellikle İkinci Dünya Savaşı sırasında bir çok sanat ve edebiyat dalında yoğun olarak hissedilen "Sarı Tehlike" (Yellow Peril) trendinin en aşırı, en tiksindirici örneklerinden biri. Peki, Dr. Daka bu kadar kötü bir şöhreti hak edecek ne mi yaptı? Amerika'yı ele geçirme planlarını pas geçiyorum, o olmazsa olmaz zaten. Daha dizinin birinci bölümü "Electrical Brain"de Bruce Wayne'in sevgilisinin amcasını, her nedense hepsi beyaz, Amerikalı olan adamlarına (Dikkat, dikkat: "Japonlar bizi köleleri haline getirecek!") kaçırtan Daka, yaşlı adamı inle cinin top oynadığı "Küçük Tokyo"daki korku tüneli görünümündeki mağarasına getirtip, garip icadıyla zombiye dönüştürdü. Bitti mi? Hayır. Atom bombasıyla milyonlarca insanı havaya uçurmaya kalkıştı. (Hiroşima ve Nagazaki'ye atom bombası atan tarafın Amerika olduğunu hesaba katınca, yönetmenin yaptığına ağzımı bozmadan yalnızca "ironi" diyebiliyorum.) Bir kaç kişiyi sırf zevk için, tuzağa düşürüp, evcil timsahlarına yem etmekten de geri kalmayan Daka, *SPOILER* finalde "örnek Amerikan genci" olarak lanse edilen Robin'in tuzağı açan düğmeye yanlışlıkla (!) basmasıyla soluğu timsahlarının midesinde aldı. (Şeytani Japon korkunç bir şekilde ölür = mutlu son) *SPOILER*  Serinin anlatıcısının sık sık kullandığı "çekik gözlü Jap" benzeri yorumlara girmiyorum bile! 

Eğer bütün bunlar nefretin en salt hali değilse, başka ne olabilir, bilmiyorum. senaryodaki taraflı yaklaşım Amerika gençliğini çok hassas oldukları bir konuda galeyana getirerek, sinemaya çekmek için kullanılan keyfi bir pazarlama stratejisi olsa belki yine anlaşılabilirdi, ama durum o kadar basit değildi malesef. Amerika 1941 yılında İkinci Dünya Savaşı'na resmi olarak katılmıştı ve hükümet, film endüstrisi ile göründüğünden çok daha yakın ilişkiler içerisindeydi. Mevcut iş birliğinin gerekliliği de popüler sinemanın, hükümetin savaştaki çabalarını göstere göstere destekleyen ürünler ortaya koymasıydı. 


Irkçı göndermeleri bir kenara bırakırsak, J. Carrol Naish'in performansı sayesinde, Daka'nın dizideki en izlenir karakter olduğu -ve bugüne kadar neredeyse istisnasız devam eden sinema uyarlamalarında kötü adamın Batman'den daha ilginç olması geleneğini başlattığı- bir başka gerçek. Gerçi bir karakterden çok, izleyicinin dart oku fırlatması için konmuş bir hedef tahtasını çağrıştıran haliyle Naish en iyisiyse, asıl diğer oyuncuların haline üzülmek lazım ama neyse. 

Lewis Wilson'ın canlandırdığı Bruce Wayne sevmesi zor, hatta imkansız bir adam. Yok, sevilmemesinde kulakları bile dik durmayan maskesinin, ya da tayt giymeye hiç uygun olmayan fiziğinin payı yok. İş karakterizasyonda bitiyor. Seride, çizgi romanlardaki başkaları için tehlikeye atılmaktan korkmayan, özverili dedektifin yerinde, tembel, kendini beğenmiş, yavşak bir gölgesi var. Bir olay olduğunda, Batman'e dönüşmek için hiç kasmayan, aheste aheste giyinen, ya da "Bir dakika, kahvemi bitireyim de öyle..." havalarında olan, kız arkadaşının başı derde girdiğinde "Yarını bekleyebilir" diye düşünen, bin yaşındaki uşağı Alfred'i kavgaya sürükleyip, zavallı adamın hayatını hiçe sayacak kadar şuursuzlaşabilen; bildiğimiz, sevdiğimiz Batman'in yakınından geçemeyecek bir yorum bu. Böyle kötüsünü, özellikle çaba harcasanız da yazamazsınız yani. Yakaladığı suçluların alınlarına, (Zorro'nun kılıçla çizdiği Z harfi gibi) yarasa şeklinde bir pul yapıştıran, alet kemerini hiç kullanmayan, dövüş sanatlarından bihaber bu sözde-Batman'in, bağımsız bir kahraman değil de, Amerika hükümetine hizmet eden sözleşmeli bir FBI ajanı olduğunu da eklemek isterim.

Douglas Croft'un Robin'i ise, Bruce kişiliğinde bir adamın yanında dolaşmak zorunda olduğu için izleyicide acıma duygusu uyandırdığından olsa gerek, çok sinir bozucu durmuyor. Üstelik, 17 yaşında olmasına rağmen bir çok karakterden (en başta Batman'den) daha aklı başında hareket ediyor kendisi.


Shirley Patterson'ın canlandırdığı Linda Page karakteri az bilinen Batman kızlarından biri. Daha popüler bir seçim Julie Madison olabilirdi, fakat Bruce'un yolu Julie ile çizgi romanda çoktan ayrılmıştı. Büyük ihtimalle yapımcılar daha güncel bir sevgiliye yer vermek istemişler. Çok sayıda B-filmde oynayan Patterson'ın Linda Page'i Batman tarafından kurtarılmayı beklemekten başka bir şey yapmadığı için sıkıcılığa mahkum. Yalnız, itiraf etmeliyim, Linda'nın telefon kulübesinde, gaz bombasının etkisiyle bayıldığı sahne, yer yer tekrara giren ve sonsuza kadar sürecekmiş gibi gelen serialin en eğlenceli kısımlarından biriydi. En azından komikti.

Seriyi İzlerken, Dracula's Daughter gibi korku türünün değeri bilinmemiş klasiklerinden birine imza atmış yönetmen Lambert Hillyer'ın Batman'i çekmesinin ardında yatan nedenin sadece para olup olmadığını merak ettim. Çünkü materyali özümsemediği, karakterleri anlamaya çalışmadığı ortada. Dr. Daka'nın gizli üssü için, Batman'le ilgili her şeyden daha fazla uğraşılmış ve para harcanmış olması da bir başka kafa karıştırıcı ayrıntı. "Oyuncaklarıyla" ünlü Batman'e, Batmobil'den geçtim, bir batarang bile vermezken, Daka'ya envai çeşit icat kullandırması anlaşılır gibi değil.


Batman Serial'da dişe dokunur hiç mi bir şey yok? Üzülerek söylüyorum ki, var. Şayet olmasaydı, "çöplük" sınıfına koyup yüzüne bile bakılmazdı, ama bu filmlerin Bat mitine ölümsüz bir katkısı olmuş: Bat-Mağara. Batman'in içinde yarasaların bulunduğu gizli bir mağarası olması fikri 2.bölüm olan "The Bat's Cave"den geliyor. Bob Kane seti ziyaret ettiği sırada beğendiği bu konsepti çizgi romana aktarmaya karar vermeseydi Bat-Mağara belki de hiç var olmayacaktı. 

Ek olarak, o güne kadar çizgi roman evreninde şişman ve siyah saçlı bir adam olarak çizilen Alfred'in de serial filmdeki aktör William Austin'e benzemesi için görüntüsünün seyrek saçlı, çelimsiz bir adam olarak değiştiğini ve öyle de kaldığını belirteyim.

Columbia'nın ortalama gişe başarısı getiren Batman'e 1949 yılında bir de devam serisi çekmişliği var. Kadronun tepeden tırnağa yenilendiği ve fantezi türünün hakim olduğu "Batman and Robin" serial 1943'deki öncüsünün hatalarından ders almış mıdır dersiniz? Neyse, o da başka bir yazının konusu olsun.


Batman'in babası Bob Kane'in şakayla karışık 10 günde çekildiğini söylediği Batman Serial, çirkin ırkçı söylemlere bulaşmak yerine, yarasa adamı beyaz perdeye doğru düzgün aktarmaya odaklansaydı, karakterlerin en temel özelliklerinden bu kadar uzak olmasaydı, hiç değilse daha özenli kostümler kullansaydı, kendisinden 8 yıl önce çekilmiş olan Flash Gordon gibi bir serial efsanesi olarak hatırlanması işten bile değildi. Oysa bu nefret yüklü haliyle, "meraklısına" bile öneremeyeceğim kadar gereksiz bir kitsch bombardımanı, fazlası değil. Yazıya nokta koyarken sizleri Batman'in ırkçılık hakkındaki sözleriyle baş başa bırakıyorum...



Hiç yorum yok:

Yorum Gönder

Yorum Yap