7 Eylül 2011 Çarşamba

JLA: Tower of Babel

Literatüre yarı doğru, yarı yanlış bir alt başlıkla Batman'in Justice League'i tek başına devirdiği macera olarak geçen, 2000 tarihli bir Mark Waid, Howard Porter ve Steve Scott çalışması JLA: Tower of Babel; dostluk, güven, takım oyunu, iletişimsizlik gibi gerçek hayat mevzularının, süper kahraman formatındaki en inandırıcı sunumlarından ve "iyi" karakterlerin Street Fighter moduna girip ikide bir yumruklaştıkları DC'de, takım içi huzursuzluklara, olayı hormonlarının dikine giden ergenlerin mahalle kavgasına çevirmeden değinen eğlenceli maceralardan biri.


Ra's Al Ghul'un yeni bir planı var! Öyle bir plan ki bu, başarı için en ufak ayrıntı bile atlanmamış. Kulesinden gönderdiği düşük-seviye sonik sinyalle küresel bir disleksi yaratıp, insanlar arasındaki iletişimi kopararak dünyada kaos yaratmak ve anlaşmanın mümkün olmayışı yüzünden çıkacak savaşlarda ülkelerin (işin içinde Türkiye de var!) birbirlerini yok etmelerini izlemek Ra's'in asıl hedefi. Kendisini durdurabilecek tek güç olan Justice League'i, en yakınındaki için bile bir strateji geliştirecek paranoyaklıktaki Batman'den çaldığı notlarla etkisiz hale getirmek plan 2, anne-babasının cesetlerini çalıp, Batman'i resimden çıkarmak plan 3. Bilim kurgu ve fantastik yazının en bilindik kötü adam faaliyeti "dünyayı yok etmek" bile, Ra's Al Ghul'un kusursuz kurgusuyla yeni, gıcır gıcır bir satranç maçı haline geliyor ve açıkçası Tower of Babel, bir Batman düşmanı için fazla mistik, fazla dünya çapında, fazla James Bond kötüsü, kısaca "fazla" bulduğum Ra's Al Ghul'un, taktikçilik bazında dünyanın en büyük dedektifi Batman'e neden rakip (hatta denk) olduğunu gösteriyor. Görmek isteyene de, istemeyene de. (Bu bağlamda, bana!)

Tower of Babel, sadece "Kara Şövalye-Ra's'e karşı" hikayesi olarak bile doyurucu bir çizgi roman sayılabilecekken, odağına Justice League'i çekip, grubun içindeki dengeleri al aşağı ederek büyük oynuyor ve bu alanda da kazanıyor. Bildiğiniz gibi Batman, Justice League'deki süper gücü olmayan tek elemandır ve buna rağmen DC evrenindeki süper kahraman çevresinden büyük saygı görür. Kimseyle kanka olmayışı, Superman'e kafa göz dalma dürtüsünün, güneşin doğuşu ve batışı kadar inkar edilemez oluşu ve takım oyuncusundan çok, yalnız kahraman doğasının barizliği bile, diğer üyelerin Batman'i gözleri kapalı güvenebilecekleri bir dost olarak görmelerine engel teşkil etmez. Oysa Batman için dünyayı kurtarma işi, zaman içinde değişebilecek, eskiyebilecek, manipüle edilebilecek arkadaşlık ve güven gibi soyut kavramlara teslim edilmeyecek kadar ciddidir. Joker dahil herkesin bir gün iyileşebileceğine inanmak ister Batman, ama Superman'in bir sabah uyanıp "Alemin kralı benim! Evren benim olacak!" diye bağırma ve gezegenleri kızartıp şiş kebap yapma olasılığına karşı da eli kolu bağlı oturmaz. Batman ne mi yapar? Yaşayan en güçlü süper kahramanların her biri için öldürmeyen-ama-süründüren durdurma yolları bulur ve fikirlerini hayata geçirir. Çünkü o, daha küçükken çok şey kaybetmiş ve bir daha mağdur olmayacağına yemin etmiştir. Hayatta ne olursa olsun karşılaşabileceği her senaryoya hazırlıklıdır. Batman'in yapacağı son şey işini şansa bırakmaktır.


Yarasa adamın saklı defterinin sayfalarının, Ra's Al Ghul'un ele geçirmesi sonucu ortalığa saçılması, Justice League elemanları tarafından haklı olarak pek hoş karşılanmaz. Batman'in "arkadaşları" için hazırladığı bu tatsız sürprizler neler, merak ediyor musunuz? 

En büyük zayıflığı ateş olan Martian Manhunter için, cildini magnezyuma dönüştürerek, alev almasını sağlayan nanorobotlar tasarlamak, görmeden yüzüğünü kontrol edemeyen Green Lantern'ı kör etmek, Plastic Man'i dondurmak, su olmadan hayatta kalamayan Aquaman'i Scarecrow'un gazıyla su gördüğü yerde panik atak geçiren bir hidrofobiğe dönüştürmek, Superman için güneş ışınlarının tümünü almasına ve sonucunda duyu aşırı yüklemesi yaşamasına yol açacak bir Kırmızı Kriptonit yapmak, Wonder Woman'ı sonu gelmez bir savaş halüsinasyonuyla uyutmak, özel yapım bir kurşun ile dünyanın en hızlı adamı Flash'ı ışık hızına çıktığı an epilepsi krizlerine sokmak... Hiçbiri yenilir yutulur cinsten değil.

Batman'in arkadan iş çevirdiğine inanmak kolay, kabullenmek biraz daha zor, ama gerçek dışı değil. Mark Waid'in yazdığı Batman'i ister gelecek on yılın hesabını çoktan yapmış bitirmiş, titiz bir iş adamı, ister iflah olmaz bir komplo teorisi bağımlısı, ya da sadece insanları sevmeyen, güvensiz bir adam olarak alın, macera süresince dostlarına yardım etme isteğindeki içtenliğine inanmadan edemiyor ve JLA üyelerinin kızgınlıklarına hak vermenize rağmen onu arkadan vuran, satışçı bir karakter olarak göremiyorsunuz. Waid'in kurduğu çok hassas bir denge aslında.


Bir Batman delisi olarak gayet rahat konuşuyorum konuşmasına, ama farzımisal bir Superman fanatiği (bu JLA'deki diğer karakterler için de geçerli) hikayeyi okurken favori karakterinin az bir uğraşla sefil edilmesinden rahatsızlık duyabilir, yazarın taraflı olduğunu düşünebilir, bu maceradan nefret edebilir. Çizgi roman severlerin bir kısmında gözlemleyebileceğimiz, küçük yaşlardan gelen, kendi kahramanını diğerlerinden üstün görme ("benim babam senin babanı döver"in geek versiyonu diyelim) olayı var, ve JLA: Tower of Babel o hassas bünyelere göre değil. Ha, burada veya başka bir yerde fark etmez, Batman Superman'i yener, o ayrı! (olgunlukta sınır tanımıyorum :))

Metni kurcaladığımızda Tower of Babel şaşkınlık yaratmaya devam ediyor. Zira içinde ne zamandır moda olan, çizgi romanları sinemaya yatkın hale getirme veya realizm katma girişimlerine dair hiç iz olmadığı gibi, bir süper kahraman hikayesi olduğunu bas bas bağıran bir kötü adam motivasyonu, çılgın planlar, ve onlara getirilen coşmuş çözümler var. Diğer yanda ne var? Hem toplumlar hem de kişiler arası iletişiminin yokluğu halinde başımıza gelecekleri gösteren bir harita ve yazının sonlarına yaklaştığımız şu ana gelene kadar çoktaaaaan çözmüş olacağınız üzere, dostluk hakkında birkaç okkalı söz. 

JLA: Tower of Babel, hiç DC evreni çizgi romanı okumamış olanların Justice League ile tanışmaları için de uygun bir iş. Hikaye, süper kahramanların zayıflıklarını afişe ederken güçlerini de hatırlatması, karakterler arası ilişkilere ağırlık vermesi, içeriğindeki anlaşmazlıkların ve kavgaların abartısız olmasıyla bile, ders yılının birinci günü gibi boş geçen ve karakterleri anlatmak konusunda kör göze parmak metodunu seçmiş Justice League #1'den daha etkileyici bir ilk izlenime imkan tanıyor. JLA'den bihaber bir arkadaşımız alsa, okusa bence bu öyküden keyif alır ve DC evreni hakkında bir çok bilgi edinir. "Yazar acayip bir Batman fanboy ama yea!" diyen Superman, Green Lantern hayranlarının karalamalarına da kulak asmak gereksiz. Bundan böyle ne zaman "Batman mi yener, yoksa X karakter mi?" muhabbeti dönse çıkarıp gösterebileceğiniz bir silahınız var: JLA Tower of Babel.

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder

Yorum Yap