31 Aralık 2013 Salı

Mutlu Yıllar!

Yarasa-Adam ekibi olarak, tüm takipçilerimize Joker gülümsemeleriyle dolu bir 2014 diliyoruz.

[Batman #247: Batman and a Deadly New Year, 1973]

10 Aralık 2013 Salı

Jason Momoa, Batman/Superman'de Mi?


The Hollywood Reporters'ın haberine göre Jason Momoa'nın ismi Man of Steel'ın devamı niteliğindeki Batman/Superman filmi için geçiyor. 2011 yılında Conan the Barbarian ile şöhreti yakalayan ve son dönemin en popüler dizilerinden biri olan Game of Thrones'ta Khal Drogo'yu canlandıran Momoa'nın filmdeki rolü ise gizli tutuluyor. Ancak THR, aktörün hangi rolde olabileceği ile ilgili varsayımlarda bulunmayı ihmal etmemiş. 

Bu varsayımlardan ilki Superman'in en ünlü düşmanlarından birisi olan Doomsday. Bu, geçen hafta başında çıkan iki tane Superman villian'ının filmde yer alacağı haberi ile uyumlu görünüyor. Lex Luthor'ın filmde yer alacağını da varsayarsak bir diğer düşman pekala Doomsday olabilir.

Momoa'nın canlandıracağı rol için bir diğer varsayım ise Martian Manhunter. Bizler filmle ilgili gelen her yeni karakter haberinin kafamızda yarattığı soru işaretleriyle iyice gerilirken, Justice League'in asil üyelerinden J'onn J'onzz'un adını duymak muhtemelen şaka gibi gelmiştir herkese.

Tüm bunlar her ne kadar tahmin ve söylenti olsa da, Warner Bros.'un tek filmde Justice League'i toplama hevesi atılan her adımdan bariz belli oluyor. Film ilk duyurulduğundan beri The Flash söylentileri de ortalıkta ama ben DC'nin televizyondaki Flash'ın üzerine gül koklayıp aynı dönemde beyazperde için başka bir Flash yaratacağını pek olası bulmuyorum. Ancak sürpriz bir hamle ile Arrow ve Flash dizileri, film ile aynı evrende de yer alabilir. Bu da filmin Justice League ekibini toplama derdini rahatlatabilir.

Jason Momoa'ya dönersek Warner Bros.'un halen konu ile ilgili bir açıklaması yok. Ancak daha önce Wonder Woman rolü için Olga Kurylenko, Elodie Yung ve Jamie Alexander isimleriyle beraber anılan Gal Gadot'ın da henüz geçen güne kadar bir spekülasyondan öte olmadığını belirtmek gerek.

7 Aralık 2013 Cumartesi

Detective Comics #15

Yazar: John Layman
Çizer: Jason Fabok
Renklendirme: Jeromy Cox


Dikkat! Bu yazı spoiler içerir.

Geçen sayının back-up hikayesinde Poison Ivy’nin Clayface’e ulaşma çabasını ve bu sebeple Arkham’ı dağıtmasını görmüştük. Sayı, Ivy’nin Clayface’le olan ilişkisini açığa vurmuş ancak, geri kalan her şeyi merak ettirecek şekilde son bulmuştu. Detective Comics #15, sorularımıza cevap vererek devam ediyor ve Death of The Family arc’ının da bir parçası olma özelliğini taşıyor.

Poison Ivy ve Batman’in baskına uğramasının ardından olay yerine yeren gelen, geçen sayının gizemli karakteri Clayface, Ivy’i bulamamasının siniriyle Batman’e saldırır. Görünüşe göre Clayface, Poison Ivy’i “karısı” sanmaktadır ve çiçeği burnunda(!) eşinin kaybından Batman’i sorumlu tutuyor görünmektedir. Ivy’nin bu işte bir parmağının olduğu açıktır ama etten, kemikten ve en önemlisi de deriden oluşmayan Clayface, Poison Ivy’nin etkisi altına nasıl girebilmiştir ki? Clayface’e karşı pek de etkili olabilecek durumda olmayan Batman, kargaşadan kaçar ve sorunun cevabını bulmak üzere mağarasına döner. Olay yerinde bulduğu bitkinin, Ivy’nin Clayface’i etkisi altına almak için kullandığı Salvia Heliconiaceae adlı, halüsinasyona yol açan bir bitki olduğunu öğrenen Batman, şehrin her yerini yakıp yıkmaya devam eden Clayface’le bir kez daha çarpışmak için yola düşer. Ama bu kez hazırlıklı gelmiştir: Kendi özel karışımı olan zehirli bitki öldürücüsü ve yeni koruyucu kostümüyle! Zehri yiyen Clayface kendine gelir gelmesine ama bu, onun için üzülmeyeceğimiz anlamına gelmez. Ne kadar yalnız olabildiğini ileriki sayfalarda da net olarak göreceğimiz Clayface için Poison Ivy’le yaşadıkları, halüsinasyonun ötesinde, umut ışığı olmuştur aslında. Batman’in Clayface’i alt etmesi neredeyse üzücü görünmektedir şimdi: “I almost feel sorry for him. Almost... I’ve beaten Clayface before, but never like this. This time I hit him where it hurts. A place I didn’t even know was vulnerable.”


Batman, Ivy’nin ardında bıraktığı enkazı Clayface’le uğraşadursun, Ivy de bu sırada Penguin’in sağkolu Ogilvy tarafından gömüldüğü mezarından çıkmaya çalışmaktadır. Yine Ogilvy tarafından kurtarlmasına şahit olduğumuz Ivy’nin bilmediği şey ise, Ogilvy’ın, yeni Penguin olma yolunda hazırlıklara başladığıdır. Bu noktada, hemen öncesinde geçen Penguin-Ogilvy konuşmasına dönelim. Geçen sayılardan zaten Ogilvy’ın ileride önemli bir role sahip olacağını anlamıştık. Bu sayıda Death of The Family’de geçenlere bağlı olarak gördüğümüz üzere Penguin, Ivy’le uğraşamayacak kadar meşgul, çünkü Joker tarafından Arkham’a çağrılmakta! Bahsettiğim konuşmada Ogilvy, Ivy’nin durumunu bildirmek üzere Penguin’in yanına geliyor ve arka planda Joker görünüyor. Penguin’in yüzünden ise ter damlacıkları aktığı belli oluyor. Penguin, ilgilinemeyecek durumda olduğu ‘kendi operasyonu’nu Ogilvy’a devrediyor ve Ogilvy’ın son karede “Your operation?” dediğini görüyoruz. Burada akla gelen soru, Joker’in orada bulunmasına rağmen, neden konusunun dahi edilmediği. İnternette bu konuda okuduğum bazı yorumlar, Joker’in gerçekten orada olup olmadığına ilişkindi. Hatta bazıları, “Your operation?” sorusunu tüm operasyonu yürütenin aslında Joker olduğu  şeklinde yorumlamış. Bana kalırsa o soru, bariz bir biçimde, Ogilvy’ın işleri devralacağını bildiriyor. Joker’in gerçekten orada olmadığını da düşünmüyorum [Bkz: Ter damlacıkları] zira yarısı karanlıkta görünen Joker’in, Ogilvy tarafından farkedilmemiş olması muhtemel. Kaldı ki sayının DoTF’le bağlantısı yok denecek kadar az; en büyük bağlantısı da bahsedilen bu konuşma diyebilirim.


Özetle Detective Comics #15, Ogilvy’ın Emperor Penguin olma yolunda attığı büyük adımlara ayrılmış, gelecek sayıların habercisi bir sayı. Batman'i Clayface'le kapışma anları dışında neredeyse hiç görmüyoruz. Bu da sayının en önemli eksiği denebilir. Son olarak, arka plan hikayesinin Ivy-Clayface ilişkisinin başlangıcına, gelişimine ve nasıl sonlandığına da değinerek, okurları merakta bırakmadığını söyleyebilirim.

5 Aralık 2013 Perşembe

Batman/Superman: Gal Gadot, Wonder Woman Oldu


Batman/Superman filmi tartışmalı kararlarıyla adından söz ettirmeye devam ediyor. Wonder Woman'ın bu rol için daha önce de adı geçen Gal Gadot tarafından canlandırılacağı açıklandı. Bununla beraber karakterin filmde yer alacağı da bir dedikodu olmaktan çıkıp kesinlik kazanmış oldu. Yönetmen Zack Synder, İsrailli oyuncu ve canlandıracağı karakter hakkında şunları söyledi: "Wonder Woman belki de tüm zamanların en güçlü kadın karakterlerinden birisi. Gal sadece inanılmaz bir aktris değil, aynı zamanda bu rolü canlandırabilmek için sihirli özelliklere sahip. Seyircinin Gal'u bu sevilen karakterin ilk sinema filminde keşfetmesi için sabırsızlanıyoruz."

Snyder'ın bu söylediklerinin aksine modellikten gelme Gadot'ın oyunculuk anlamında ne kadar "inanılmaz" olduğu elbette tartışılır. Date Night, Knight and Day ve üç adet Fast & Furious... Bravo! Bir başka tartışılacak olan nokta ise Gadot'ın fiziğinin karaktere uygun olup olmadığı ile ilgili. Bence seyircinin asıl merak ettiği konu da bu. Wonder Woman zırhı oyuncuya birkaç yüz beden büyükmüş gibi duruyor.

70'li yıllarda televizyon dizisi olarak uyarlanan, 2011 ve 2012'de tekrar dizi girişimlerinde bulunan ancak yayınlanmadan iptal edilen Wonder Woman daha önce hiç beyaz perdeye konuk olmadı. Hal böyle olunca tüm zamanların en güçlü kadın karakterinin bir sinema filminde yer alması büyük bir anlam kazanıyor. Bunu olası bir Justice League filmi için atılmış büyük bir adım olarak görmek de gayet doğal. 


Bana sorarsanız solo bir Superman başlangıcından hemen sonra iki tane baba karakteri hikayeye dahil etmek filme biraz fazla gelebilir. İlerisi için ön görülebilecek en olumsuz tahmin filmin bu iddianın altında fena ezileceği. Batman-Superman ilişkisinin işlenişi olumsuz yönde etkilenebilir. Öykü sinemaya yeni adım atan Wonder Woman'ın hakkını vermeye çalışırken daha önce defalarca sinemaya uyarlanan Batman'i biraz geri plana koymayı tercih edebilir. Ya da film Batman-Superman odaklı olur ve Wonder Woman'ı Iron Man 2'deki Black Widow misali hikayeye yerleştirmeye çalışabilir. Belki başarılı olurlar ve bu iş tutar. Belki de tüm zamanların en iddialı ama en hayal kırıklığı yaratan süper kahraman filmini yaparlar. Bu bilinmez ama filmin şimdiden tehlikeli sularda dolaştığını söylemek lazım. Hadi hayırlısı...

4 Aralık 2013 Çarşamba

Batman: Black and White #1

“Bu çizgi roman satmaz. Artık kimse siyah-beyaz işleri okumuyor.”

Editör Mark Chiarello, Batman Black and White’ın tasarısını DC Comics’deki üstlerine sunduğunda, aldığı cevap bu oldu. Chiarello’nun beklediği fakat duymak istemediği bir tepkiydi bu. Çizgi roman sektörü, milyonlarca kopya satan sayılara şahit olmuş 90’lı yılların, kaotik son demlerinde yokuş aşağı yuvarlanmaktayken, kısa öykülerden oluşan renksiz bir antoloji serisi yayımlamak delilikten başka ne olabilirdi ki? Hem de Arkham Asylum’daki hücresinden hiç çıkmaması gereken, sonu ticari intihar olabilecek bir delilik… Neyse ki şans döndü ya da bir mucize gerçekleşti; Chiarello nasıl olduysa deliliğine inanacak cesur birilerini buldu ve onları ikna ederek projeyi hayata geçirdi.

İlk adımlarını dört sayılık bir mini seri olarak atan Batman Black and White, kendisine inanmayanlara hareket çekercesine, sipariş listelerinde gücünü hissettirmekle yetinmedi, “En iyi kısa öykü” [Archie Goodwin ve Gary Gianni’nin Heroes’u] ve “En iyi antoloji” dallarında birer Eisner ödülü de kucakladı. 2000’ler boyunca Gotham Knights dergisinin ana hikayeden daha çok merak edilen back-up’ı oldu. Şu an piyasada üç cilt ağırlığında Batman Black and White çizgi romanı var ve dahası, bu derlemelerin ilham verdiği heykel koleksiyonu, DC Direct/DC Collectibles’ın en istikrarlı ve en uzun soluklu serisi olarak kayıtlara geçti.

Pardon, birileri “satmaz” mı demişti?

Geçmiş yıllarda Neil Gaiman, Alex Ross, Walter Simonson, Bruce Timm, Dennis O’Neil, Matt Wagner, Archie Goodwin, Joe Kubert, Paul Dini, Paul Pope, Dwayne McDuffie, Geoff Johns ve Mike Mignola gibi onlarca yeteneği ağırlayan Batman Black and White, yeni maceralarla raflara döndü! 2013 model seri yine Mark Chiarello’nun editörlüğünde, yine simsiyah, yine bembeyaz!

Altı sayı sürecek yeni Batman Black and White’ın birinci sayısında bulabileceğiniz öykülerin adları sırasıyla: “Don’t Know Where, Don’t Know When”, “Batman Zombie”, “Justice is Served”, “Driven” ve “Head Games”. Olağan şüpheliler yerine piyasanın yükselen yıldızlarının, zirve günlerini geride bırakmış emektarların ve Batman hastası profesyonellerin katkıda bulunduğu bu öyküleri tek tek inceleyelim…

DON’T KNOW WHERE DON’T KNOW WHEN

Yazar: Chip Kidd  -  Çizer: Michael Cho

Konu: Kara şövalye gecikir, belki hiç gelmez! Robin The Boy Wonder, Batman’in çağrısı üzerine tam vaktinde, buluşma yeri olan Sprang binasının çatısına gelir ancak mevkide kimsecikler yoktur. Saatlerce beklemenin ardından genç yardımcı, tehlikede olduğuna kanaat getirdiği Batman’i aramaya koyulur, onun gidebileceği her yere bakar fakat hiçbir yerde maskeli adalet savaşçısından bir iz bulamaz. Tam Robin için çareler tükendi derken, “umut”, gökyüzünden kocaman bir “S” harfi şeklinde inecektir.


Çıkaracağınız kitabın fiyakalı bir cekete ihtiyacı varsa kimi ararsınız? Tabii ki Chip Kidd’i! Kapaklarını tasarladığı yapıtlar arasında Jurassic Park, Visual Shock, No Country For Old Men ve Samuel Beckett: The Last Modernist gibi çok satanlar bulunan Kidd, bir Batman fanatiği ve koleksiyoner. Geçtiğimiz yıl Batman: Death by Design adında bir grafik roman da yazmış olan ödüllü tasarımcı, Don’t Know Where, Don’t Know When’de Gümüş Çağ’ı özleyenlere her şeyin daha basit ve naif olduğu zamanlardan bir kesit sunuyor. Türevlerine DC Comics Presents #58, World’s Finest #75, Superman: The  Man of Steel #14, Superman #70 gibi çizgi romanlarda ve Superman The Animated Series’in Knight Time bölümünde rastladığımız, tipik bir Superman ve Robin team-up’ı olan hikaye, Michael Cho’nun Dick Sprang’e el sallayan çizgilerinde hayat bulmuş.

Don’t Know Where, Don’t Know When’in içinde gizlenen birkaç küçük senaryo açığını ve kötü karakterin akıbetini öğrenemeyecek oluşunuzu affedebilirseniz, çok keyif alacağınızı temin ederim. Ne de olsa, Superman’in yanında ağzınızı bozmamanız gerektiğini hatırlatan bir panel, her gün karşılaşabileceğiniz bir manzara değil.

BATMAN ZOMBIE

Yazar ve Çizer: Neal Adams

Konu: Evrak işlerindeki bir karışıklık yüzünden yaşadığı daireden çıkarılmak üzere olan bir kadın, Batman’e seslenir: “Yardım et bana!” Kara Şövalye, masum birinden gelen yardım çağrısını normal şartlarda asla reddetmez ama bu gece hiç de normal bir gece değildir; çünkü yarasa adam, kostümü paramparça olmuş, derisi erimiş, kemikleri görünen acınası bir zombidir!


Neal Adams’ın Batman: Odyssey’ine göz atmışlığınız varsa, bu hikayede kiminle dans edeceğinizi biliyorsunuz, demektir. Üstat, Bronze Age’deki gerçekçilik akımının öncülerinden olabilir, hatta hala çok iyi çizebilir lafımız yok… Yalnız, iş senaryo yazımına gelince, ortaya basiretsiz sonuçlar çıkıyor. 'Batman’in de çaresiz kaldığı durumlar var,' altmetni düşünce olarak hoş, kotarım yazık ki korku mu komedi mi olduğu anlaşılamadan bitiveren bir B-filmi laubaliliğinde.

Çılgınlığıyla okuru afallatan ve tarihteki en klişe açıklamayla biten Batman Zombie’yi kurtaran; bize Adams’ın kurşun kalem dokunuşlarını gösteriyor oluşu.

JUSTICE IS SERVED

Yazar: Maris Wicks - Çizer: Joe Quinones

Konu: Harley Quinn, Gotham Burger restoranından satın aldığı ve evcil sırtlanlarına yedirdiği hamburgerlerin, şehir genelinde artan zehirlenme vakalarının kaynağı olduğunu öğrenir. Medya, olayın sorumlusu olarak Harley’nin yakın dostu, eko-terörist Poison Ivy’i hedef göstermektedir. Harley, hesap sormak; Batman ise Ivy’nin suçsuzluğunu kanıtlamak için yola koyulur.


Justice is Served’ü tanımlamak için kurulabilecek en uygun cümle; Paul Dini’nin yazmadığı bir Paul Dini senaryosu, olacaktır. Harley ve Ivy buluşmaları hemen her zaman eğlenceli olur zaten, Justice is Served’ün de eğlence yönünden Paul Dini ve Bruce Timm’in Harley/Ivy serilerinden hiçbir eksiği yok. Önceki çalışmaları arasında Primates, SpongeBob Squarepants ve Adventure Time gibi komedi çizgi romanlarının yer aldığını öğrendiğim karikatürist Maris Wicks ile, Batman Black and White sayesinde tanıştım. Joe Quinones ise Wednesday Comics ile başlayan yükselişini 2014’te Zatanna/Black Canary grafik romanıyla devam ettirecek gibi görünen, geleceği parlak bir çizer. İkilinin ortaklığından esprili, sevimli ve akıcı bir eser çıkmış. Özellikle sürpriz bir karakterin yer aldığı kapanış, kesinlikle görülmeye değer!

Justice is Served, dünya görüşünüzü değiştirmeyecek belki ama sizi okuduğunuza pişman da etmeyecek.

DRIVEN

Yazar: John Arcudi - Çizer: Sean Murphy

Konu: Alfred, Bat-Mağara’ya indiğinde, Bruce Wayne’i haşat olmuş Batmobile’i tamir etmeye çalışırken bulur. Arabayı bu hale getiren, Kara Şövalye’nin Gotham caddelerinde hız tutkunu Roxy Rocket ile giriştiği ölümüne yarış mıdır, yoksa gerçekler görünenden apayrı mıdır?


Başlığın Driven olmasının, otomobillerle uzaktan yakından bir ilgisinin bulunmadığını fark ettiğinizde bu muhteşem çizgi romanın sonuna gelmiş oluyorsunuz ve yüzünüze belli-belirsiz bir tebessüm yayılıyor.

Biraz tuhaf bir girizgah, farkındayım ancak bana aynen öyle oldu. Otomobil yarışları, teknik terimler, Sean Murphy’nin ayrıntılarla dolu araç tasarımları, Alfred’in iğnelemeleri ve dünyalar tatlısı Roxy Rocket, aslında Batman karakterinin özüyle ilgili bir hakikati, yenilikçi bir çerçevede anlatmak adına bir araya toplanıyor. Sonuç? BAM-BAŞ-KA!

Bruce Wayne’in zihninin derinliklerine yolculuk yapabilmek ve bu kendini adalet uğruna feda etmeye hazır savaşçının hırsla, karmaşayla, obsesyonla dolu hayatından küçük, samimi ve tepeden tırnağa ‘doğru’ bir ‘an’ çalabilmek, en başta Bruce Wayne olabilme cesaretini taşımayı gerektirir. John Arcudi bu hikayeyi, adeta yarasa pelerinini sırtına geçirerek kağıda dökmüş ve pek kimsenin aklına gelmeyecek, sıradan bir yazarın akıl etse de anlatmaya değer görmeyeceği, incecik bir damardan girmiş. Çok da iyi etmiş.

Roxy Rocket, The New Batman Adventures’ın en yetişkin bölümlerinden sayılan The Ultimate Thrill’de gözüktüğü günden beri çizgi romanlara geçiş yapmasını dört gözle beklediğim bir düşmandı. Retro havacı kostümlü, hırsızlığa eğilimli, adrenalin bağımlısı bir pin-up kızından söz ediyoruz burada, beklemeseydim bir şeyler yanlış gidiyor olurdu! Roxy, yaratıcısı Paul Dini’nin Detective Comics #822’sinde ve Stephanie Brown’ın Batgirl serisinde çok kısa gözükmüş olsa da Batman: Black and White’ı onun gerçek çizgi roman çıkışı olarak kabul edebiliriz. Az tanınan bu karakteri kullanma fikrini ortaya atan, illüstrasyonlardan sorumlu Sean Murphy’nin ta kendisiymiş üstelik.

Driven’ı bitirdikten sonra Arcudi ve Murphy’nin ellerinden çıkma bir Batman dergisi nasıl olurdu diye düşünüp, rüyalara daldım…

HEAD GAMES

Yazar: Howard Mackie - Çizer: Chris Samnee

Konu: Yeraltı dünyasının, kendilerine “Under Bosses” diyen bir oluşumunun üyeleri birer birer öldürülmektedir. Batman’in kanıtları incelediği saatlerde Wayne Enterprises, şehirdeki yoksulları evsiz bırakabilecek bir karar için toplanacaktır ve Kara Şövalye, Alfred’in bu toplantıya katılmasına yönelik hatırlatmalarına kulak asmadan, tercihini katilin peşine düşmeden yana kullanır. Batman’in avuçlarında, suç mahallinde bulduğu bir kıymık parçasından başka ipucu yokken, hayat kurtarma olasılığı oldukça düşük görünmektedir.


‘Takıntılarımız, bizi biz yapar ve aynı zamanda elimizi kolumuzu bağlar,’ diyen Head Games, Batman’in ruh haline, Driven’dan daha ağır bir yorum getirerek, onu hikayenin katil kötü karakteriyle mukayese etmekten çekinmiyor. Stilize diyaloglar ve gölgelerin yarattığı melankolik atmosfer eşliğinde çok da usturuplu bir şekilde yapıyor bunu.

Howard Mackie ve Chris Samnee’nin, Frank Miller, Ed Brubaker ve Brian Azzarello’nun izinden gittikleri bu serüven, polisiye-pulp tarzından hoşlananları sekiz sayfada sarhoş edecek. Bilmiyorum, beni etti en azından... Başımı döndürdü, dans ettirdi, yakaladığıma “Öpücemmm!” dedirtti.

Bu sayıdaki en sevdiğim kısa öykü olan Head Games, bana bir yandan da [SPOILER] Ventriloquist/Arnold Wesker’ı [SPOILER] ne kadar sevdiğimi hatırlattı. Zira New52/DcNu’da bu klasik kötünün yerine geçen, ucuz şeytan filmlerinden fırlamış hanımefendiden haz ettiğimi söyleyemem. Orijinalin geri dönme zamanı gelmiş de geçiyor mu ne?

Özetleyecek olursak, Batman: Black and White #1, zamanında “satmaz” denen bir fikrin altın madalyalarla yaptığı geri dönüş, meydan okuyan bir ruhun yeniden canlanışının, heyecan verici ilk ayağı.


Tam anlamıyla arşivlik…

1 Aralık 2013 Pazar

Batman '66 #1 - The Riddler's Ruse

Yazar: Jeff Parker
Çizer: Jonathan Case
Renklendirme:  Jonathan Case
Kapak Çizeri: Michael Allred, Laura Allred
Sayfa Sayısı:  30

Günlerden Cumartesi… Koşuşturmaca içinde geçen ölümüne yorucu bir hafta geride kalmış. Sabah mışıl mışıl uyumak, rüya âleminde dalabildiğin kadar derinlere dalmak varken, daha yarasalar bile mağaralarına çekilmeden yatağından kalkıp, hevesle uzaktan kumandaya sarılıyorsun. Gazetedeki yayın akışına göre dakikalar sonra BATMAN başlayacak çünkü. Kopkoyu kahveni hızlıca karıştırırken, Danny Elfman’ın bestelediği o delirtici jenerik müziğini mırıldanıyorsun usulca. Birazdan televizyon tarihinin en karanlık, en titizlikle kotarılmış, en stilize çizgi serisinden, Batman The Animated Series’den bir bölüm izleyeceksin.

A-HA!!! İşte başlıyooooor!
Tamam, susuyorum. Sen keyfine bak.

Bir dakika, bir dakika… O da ne? Bu mor pelerinli, gri taytlı, hımbıl mı hımbıl adam, senin tanıdığın, bildiğin, sevdiğin Kara Şövalye  Batman’e hiç benzemiyor!


Amerika’da ekranlarda kaldığı 60’lı yılların ikinci yarısı için gerçek bir televizyon fenomeni  olmayı başaran Batman dizisi, dillere destan absürdlüğüyle, kendisinden sonra gelen kuşaklara ait olan,  ‘Batman’ denilince dimağlarında bambaşka bir imge beliren genç Batman hayranlarında yukarıdaki örnekte olduğu gibi elektroşok etkisi yaratmaya devam etse de slogan olmuş replikleri, tekrar gösterimleri, komedi skeçleri ve parodi filmleri sayesinde bugün, yarım asırlık bir popüler kültür mirası.

Kabul edersiniz ki; miras büyük olunca, paydaşların kendilerine daha doyurucu dilimler talep etmeleri de kaçınılmaz olur. Diziyi yayınlayan ABC kanalı, prodüksiyonun finansörü FOX ve DC Comics’in ortağı; Batman evreninin sahibi Warner Bros. arasında on yıllardır süregelen hak kavgası geçtiğimiz sene sonuca bağlandı ve WB, Batman ’66 dizisinin tüm merchandise haklarını satın aldı. Geriye kalan tek sorun oyuncuların yüzlerini kullandırmaya ikna edilmesiydi ki; Adam West [Batman], Burt Ward [Robin], Julie Newmar [Catwoman]’ın da aralarında bulunduğu başrol oyuncuları, ikonik görüntülerinin yeni çıkacak ürünleri süslemesi için WB ile anlaştı. Hatta telif konusunda çok katı kuralları olduğu ve astronomik ücretler istediği iddia edilen Yvonne Craig [Batgirl] bile geç de olsa WB ile masaya oturdu.

Bu yasal karışıklığın çözüme ulaşması neyi değiştirdi? Neil Armstrong’un canlı yayında attığı o ‘bir insan için küçük, insanlık için büyük adımı’ anımsayacak yaşta olanlar için, çok şeyi! 1966 Batman aksiyon figürleri, hediyelik eşyaları, not defterleri, t-shirtleri dalga dalga pazara düşmeye başladı ve görünen o ki, ilerleyen zamanlarda Adam West’in kaşlı Batman’inin suretiyle daha da sık karşılaşacağız.

Torun sahibi olmuş adamlara çocukluk günlerini yeniden yaşama fırsatı sunan bu nostalji çılgınlığının ortasında boş durması abes kaçacak DC Comics ise önce dijital-sonra basılı nüsha olmak üzere Batman ’66 çizgi roman projesini hayata geçirdi. Benim de, DCnU’nun bir hayli problemli devamlılığıyla cebelleşmeden takip edebileceğim bir dergim oldu! [İşşşte buna içilir :)]

Batman ’66’in beyni ve yazımıza konu olan birinci sayısının yazarı, X-Men: First Class, Thunderbolts ve Agents of Atlas’daki işleriyle tanınan Jeff Parker ; çizeri ise bugüne kadar çok az sayıda çizgi romanda imzası bulunan Jonathan Case. Söz hazır yaratıcı ekibe gelmişken burada kısa bir parantez açmak isterim: Benim ezelden beri potansiyel bir 1966 Batman çizgi romanı için düşündüğüm isim, Solo dergisinin kendisine ayrılan 7. Sayısında resimlediği Adam West esintili Batman hikâyesiyle aklımı başımdan almış olan Michael Allred’dir. Pop art sanatçısı Roy Lichtenstein ekolünün günümüzdeki temsilcilerinden ve aynı zamanda fanatik bir Batman TV dizisi seyircisi olan Allred’in, muhtemelen Marvel’da artan uğraşları [FF, Silver Surfer] yüzünden Batman ‘66’i çizecek boş zamanı yok, fakat her şeye rağmen kapak çizeri olarak projeye katkıda bulunması beni nasıl neşelendirdi, anlatamam.

Peki, çizimlerin ve renklendirmenin Jonathan Case gibi yeni bir isim tarafından yapılması bir eksi mi? ASLA! Çok önceleri keşfedilmesi gereken yetenek Jonathan Case, aktörlerin benzerliklerini yakalamakla kalmamış, Robert Rauschenberg/Andy Warhol’u hatırlatan saykedelik renkleri ve Benjamin Henry Day Jr. İle özdeşleşmiş Ben-Day noktalarını kullanarak, çizgi romanı bir tür kaleidoskopa çevirmiş. Kesinlikle çok yerinde bir seçim.


Batman ’66 #1 – The Riddler’s Ruse’da neler dönüyor? Konuya birlikte bakalım:
Gotham Şehri Polis Teşkilatı, üstün başarılarından [!] ötürü Lady Gotham heykeliyle ödüllendirilir. Katılımcılarının arasında milyoner hayırsever Bruce Wayne ve onun genç varisi Dick Grayson’ın da bulunduğu ödül seremonisi, ‘açmazların dükü’ Riddler’ın özel jetiyle ortaya çıkıp, heykelciği çalmasıyla yerini kargaşaya bırakır. Batman ve Robin, Riddler’ın bilmecelerini çözerek, Lady Gotham heykelinin gizlendiği yeri tespit etmek için harekete geçerler. Elde ettikleri ipuçları dinamik ikiliyi, Catwoman’ın işlettiği yeni gece kulübü Meow-Wow-Wow’a götürür. Eski düşman Catwoman, sahiden de söylediği gibi suç dolu günleri arkasında bırakmış ve legal bir iş sahasına mı yönelmiştir, yoksa en başından beri Riddler ile ortak mı çalışmaktadır?

Nasıl ama?

Jeff Parker bu delimserek ama zararsız hikâyeyi merak uyandıran, şaşırtan, bulmacalı bir olay örgüsünün içinde öyle keskin bir mizah anlayışıyla işlemiş ki, mantığınız, bulunduğunuz sokağı gönüllü olarak terk ediyor ve siz, önünüze çıkan her LSD-kafası uçuk fikre, hipnotize edilmiş gibi paşa paşa eşlik ediyorsunuz.

The Riddler’s Ruse’a, bölümlerin açılışını yapan ve cliffhanger’larda kahramanlarımızın düştüğü zor durumları abartan ‘dış ses’, Robin’in meşhur ‘Holy…!’ ile başlayan tekerlemeleri, Batusi dansı, WHAM, KA-POW, FWOOSH efektleri, Batman/Catwoman arası cinsel gerilim, üstü açık Batmobile, Robin’in Riddler bilmecelerine bulduğu akıl almaz çözümler ve Batman binanın çatısına tırmanırken pencereden bakan konuk yıldızlar dahil, TV dizisinden hatırlayacağınız birçok element ve fazlası başarıyla sığdırılmış. Konuşma balonlarını okurken Adam West’in o ironik ve ben bilirimci ses tonunun; Burt Ward’un her repliğinin sonuna koyduğu ünlemlerin kulaklarınızda çınlamaması mümkün değil. Doğrusu X-Files, Buffy The Vampire Slayer, Battlestar Galactica ve Firefly gibi kült yapımların çizgi romanda nasıl çuvalladığını –maalesef- çok iyi bilen bir okur olarak, televizyondan kağıda bu kadar sorunsuz bir transferin yapılabileceğini hayal bile edemezdim.


Parker’ın kötü karakter tercihi tabii ki rastgele olmamış… The Riddler, dizinin pilot bölümü Hi Diddle Riddle/Smack in the Middle’da yer alıyordu. Başka deyişle Amerika, Batman ve Robin karakterleri ile aynı anda tanıştı bilmecelerin efendisiyle. Pek bilinmez; Riddler’ı canlandıran oyuncu Frank Gorshin, bu performansıyla Emmy ödüllerine de aday gösterilmiştir. Biz 2013’ü devirmek üzere, hala Akademi’nin bilim kurgu ve fantastik filmlere yaptığı adaletsizlikleri tartışıyorken, o günlerde kostümlü adalet savaşçılarının garip maceralarını anlatan bir komedi dizisindeki bir yardımcı oyuncu için görülmemiş bir övgü bu adaylık. Ayrıca dizideki Riddler’ın Batman saplantısı, manik kahkahası ve duygudurum değişiklikleri Joker karakterinin modern versiyonlarının da ilham kaynağı olmuştur [Yazar, belki de bu nedenle çizgi romanın başlarında, bu iki kötü adamın ortak yönlerinden birine değinmiş]. Yaşayan efsane Mark Hamill’ın bile, Joker’i seslendirirken Frank Gorshin’in kahkahasını taklit ettiğini itiraf etmişliği var. Başka sözü olan?

Batman ’66, DC’nin Digital First formatının ilk meyvesi değil, fakat tartışmasız teknolojiyi en yaratıcı biçimlerde kullananı. DC, Infinite Comics etiketiyle klasik çizgi roman ve motion-comic arasında bir yerlerde konumlanabilecek yeni bir format belirleyen Marvel’ın izinden giderek; anlaşılması zor olmayan, göze hitap eden, neredeyse interaktif bir tarz yakalamış. Alışılageldik online çizgi romanların aksine, parmaklarınızı artık yalnızca sayfaları çevirmek için değil, konuşma balonlarını yok etmek ve yenileriyle değiştirmek;  açık olan panele yeni objeleri, renkleri, arka planları ve karakterleri davet etmek için de kullanıyorsunuz. Böylece 10 sayfalık chapter’lar halinde yayımlanan standart bir dijital macera, olduğundan daha dolu-dolu hissediliyor ve okura daha uzun süre keyifli vakit geçirme olanağı tanıyor. “Bilgisayar üzerinden çizgi roman okumayı sevmem,”  diyenlerdenseniz merak etmeyin, DC sizi de düşünmüş: Kısacık bir bekleyişin sonunda, aynı eserin üç dijital bölümünü bir araya getiren, ‘tam macera’ matbu versiyonuna kavuşuyorsunuz.

Batman ’66 #1 - The Riddler’s Ruse, 3 sezon sürmüş olan Batman dizisinin, 1960’ların hiç bitmediği bir paralel evrende, kallavi bir bütçeyle çekilmiş 4. sezonunun ilk bölümü olabilir pekâlâ, öyle olmadığını biz nereden bileceğiz? Çizgi roman, diziyi bir televizyon klasiği yapan o ‘camp’ etkisine sahip, lakin anlatım yönünden son derece modern... Her bölümü aynı soundstage’de geçtiği apaçık olan dizinin çizgili devamı, dış mekanların, hava takiplerinin, şaşalı setlerin eklenmesiyle aniden genişleyen dünyasıyla, kitaplığınızda saklayabileceğiniz bir pop art sergisi vaat ediyor.

Adam West’in ‘tatlı su Batman’ini ister sevin-ister sevmeyin; Jeff Parker ve Jonathan Case’in küratörlükteki dehalarına karşı koyamayacaksınız!

20 Ekim 2013 Pazar

Gotham City University vs. Metropolis State University

Dün gece Batman/Superman filminin East Los Angeles College'ta yapılan çekimlerinden bir video internete düştü. Yönetmen Zack Snyder'ın da gözüktüğü videoda ev sahibi Gotham City University ile konuk takım Metropolis State University ciddi anlamda birbiriyle çarpışıyor. Son bilgilere göre çekimlerde herhangi bir ana oyuncu bulunmadı. Warner Bros. yapılan anonslarda filmden "Batman vs. Superman" ismiyle bahsetti.

Batman/Superman'in Çekimleri Başladı


2015 Temmuz'unda vizyona girmesi planlanan isimsiz Batman/Superman filminin çekimlerine dün Los Angeles'ta başlandı. İki kurgusal takım olan Gotham City University ve Metropolis State University'nin Weingart Stadium'da yapacakları futbol maçı ile çekimlerin başlayacağı geçen hafta içinde duyurulmuştu. Dünün tarihini aklımızın bir kenarına yazalım çünkü çekimlerin başlamasıyla ilk detaylar ve resimler de geldi.

Warner Bros, bu çekimlerin filmin açılışında kullanılabileceğini duyurdu. Anlaşılan Batman ve Superman karşı karşıya gelmeden önce kendi şehirlerinin kolej takımları birbiriyle çarpışacak. Toplamda iki sahne çekildi. Çekimler The Dark Knight Rises'ın maç çekimlerine göre bir hayli kısa sürdü. Yapılan çekimden sonra Warner Bros. taraftar rolüyle tribünlerde bulunan kalabalığa dağılmamasını söyledi. Ancak beklendiği üzere yeni sahneler çekilmedi. Sadece fanlara ve taraftarlara yeni telefonlar/televizyonlar hediye edildi. 

Bilindiği gibi The Dark Knight Rises'ta yine bir Amerikan futbolu maçı sahnesi vardı ve o sahne görsellik anlamında filmin önemli bir parçasıydı. Maç yapan hayali takımın adı Gotham Rouges'tu ve renkleri sarı-siyahtı. Batman/Superman'den gelen ilk resimlerde Gotham City University'nin renklerinin de sarı-siyah olduğunu görüyoruz. İşte gelen görüntüler:

Gotham City taraftarları beklemede...



Metropolis State University maça çıkıyor:



Veee Gotham City University:



Taraftarlar nereye bakıyor?



Let the games begin!

6 Ekim 2013 Pazar

George Clooney'in Bat-Suit Çilesi


George Clooney ve Batman... Tartışmaya açık bir ikili. Ama işin en güzel tarafı televizyonda Clooney ile ilgili konu açıldığında ya da oyuncu herhangi bir demeç verdiğinde oynadığı Batman rolünden bahsedilmesi. Kötü tarafı ise bunun komik ve alaycı bir şekilde yapılması.

Clooney ile Sandra Bullock'un başrollerini paylaştığı "Gravity" filminin geçtiğimiz günlerde yapılan prömiyerinde MTV muhabiri Josh Horowitz'in oyuncu ile yaptığı röportajda konu yine Batman'e geldi. Horowitz'in, oyuncunun filmde giydiği astronot kostümünün mü yoksa "Batman & Robin"de giydiği Batman kostümünün mü daha rahatsız ettiğini sorması üzerine Clooney'den net ama esprili bir yanıt geldi: "Yarasa kostümü. Şunu kabul edelim ki uzay kıyafeti yalnızca benim için rahatsız ediciydi ama Batman kostümü tüm dünyayı rahatsız etti. Küçük çocuklar bile gelip beni tekmelediler."

Daha sonra Horowitz'ten bir ilginç soru daha geldi. "Gravity, bir astronotun en kötü kabusu ile ilgili. Peki bir aktörün en kötü kabusu nedir?" Clooney'in cevabı ise yine espriliydi ve bu sefer kendisi konuyu Batman'e getirdi: "Yarasa kostümü giymek. Lanet şeye meme uçları yerleştirmişler. Sete gelene kadar bunu bilmiyordum bile."

Geçtiğimiz aylarda Conan O'Brien'ın talk-show'una çıkan Val Kilmer da kostümün son derece rahatsız olduğundan dem vurmuştu.

25 Eylül 2013 Çarşamba

Gotham Dizisi Geliyor


Hiç Batman'siz Batman dizisi olur mu?

Olur, hele ki bu dizi 1939 yılından beri yardımcı karakter olarak oturduğu yedek kulübesinde, zamanının gelmesini bekleyen Komiser James Gordon'a, Gotham Şehri Polis Departmanı çalışanlarına ve Arkham Asylum'ı dolduran birbirinden tehlikeli suçlulara odaklanırsa çok da güzel olur.

Fox Network, gelecek sonbahar başlaması beklenen GOTHAM dizisi için kolları sıvadı. Deadline'ın haberine göre, The Mentalist'in yaratıcısı Bruno Heller'ın yapımcılığını üstlendiği projede Batman karakteri yer almayacak ve genç bir James Gordon izleyeceğiz.

Arrow ve 2014 sonbahar sezonu için hazırlanan The Flash dizilerine katılan Gotham, DC'nin, Marvel Entertainment'ın sinemada kurduğu evreni, küçük ekran için planladığına dair ipuçlarına bir yenisini eklemiş oldu. 

Televizyona transfer olacak sıradaki çizgi roman hangisi? Wonder Woman? 
Nightwing? Constantine? Suicide Squad? Biz hepsine varız!

20 Eylül 2013 Cuma

Detective Comics #14


   The New 52 haberini aldığım gün çok sevindiğimi hatırlıyorum. Benim gibi çok eski olmayan DC okurları için harika bir fırsat olacaktı. Bir yandan eskilerdeki açıkları kapatabilecek; öte yandan kronoloji yüzünden kafayı yemek zorunda kalmayacağım gıcır gıcır fasiküllerle, karakterleri yakından tanıyabilecektim. Hayaller gerçekle, istediğim ölçüde örtüşmedi. Çoğu seriden pek hazzetmedim; diğerleriyse hayalini kurduğum gibi bilgi deposu olmadı benim için. Hakkını yemeyeyim, aralarda bayıldıklarım da oldu ve okumadıklarım arasında da enfes seriler vardır eminim. Ama Batman’i ele alırsak, Scott Snyder benim için çok sancılı süreçlere tekabül etti. Sayfalar boyunca yazarın ego patlamasına, gizem yaratma derdine şahit olmaktan yoruldum. En sonunda favorim olamayacağına karar verip, ara ara okumak üzere bir köşeye koydum fasiküllerimi. Detective Comics’in yorumları ise tam bir felaketti. O yüzden okuma listeme, en azından yakın gelecekte hiç dahil olmadı. Neyse ki değişiklik için çok beklememize gerek kalmadı ve elimizde severek yorum yapabileceğimiz bir Batman serimiz oldu.


 On üçüncü sayı, Bruce’un Ghost Dragon’lardan birinin saldırısına uğradığı kareyle son bulmuştu. Bu sayı ise Bruce’un saldırıdan kurtulmaya çalıştığı sayfalarla başlıyor ve devamında gözlerimiz Penguin’den Poison Ivy’e çevriliyor. Hikaye, iki ayrı işletmenin saldırıya uğraması üzerine Bruce’un, bu saldırıların gerek yer gerekse yöntemleri açısından eko terörizm özelliği gösterdiklerini ortaya çıkarmasıyla başlıyor. Olayların Ivy’le bağlantısının kurulmasına ek olarak ortaya çıkan diğer şey ise, bu iki işletmenin birbirinden bağımsız yerler olmayıp, Oswald Cobblepot’a ait olduğudur.  Ivy’nin bir sonraki hedef yerine doğru yola koyulan Bruce, zaten bir önceki olaydan sivil kimliğiyle sıyrılmak zorunda kalmıştır ve aradan fazla bir zaman geçmeden kendini Ivy’nin kollarında bulur. Ama bu kez Ivy’den etkilenmemek için, daha önce denemediği bir yöntem bulmuştur: “Fireworks!” Bu yöntem kabaca, Batvisor’a yapılan bir ekle, kısa süreli hafızanın resetlenmesi mantığına dayanıyor. Batman ne zaman kontrolü kaybedecek gibi olsa, beynine seri aralıklarla, yüksek yoğunluktaki zıt renklerden oluşan bir uyarıcı bütünü gönderiliyor. Havai fişeklere boğulmuş gibi hisseden Batman için kötü olan şey ise, resetlemenin ardında bıraktığı katlanılmaz ağrı. Ivy’nin, Batman’i aslında kontrol etmediğini anlamasının ardından tahmin edileceği gibi, işler hararetlenir. Son sayfada ise bizi sürpriz bir isim bekliyor ve devamı diğer sayıya bırakılıyor. John Layman ve Andy Clarke’lı back-up ise Ivy'e ayrılmış.


Sonuç olarak diyebilirim ki Detective Comics tam dozunda ilerliyor ve bundan sonrasında hayalkırıklığına uğratacak gibi durmuyor. Hikayeler,  bir sonraki sayıyı merak ettirecek düzeyde ama altta ilerlemeye devam eden bir gizem aramak durumunda bırakılmıyoruz. Klasik haline gelmiş villainların yeni ama tanıdık maceralarına hayır demem diyorsanız, hiç durmayın, takip edin derim.

Notlar:

-   -Grant Morrison’ın Damian yorumuna o kadar alışmışım ki, Bruce-Damian diyaloglarını biraz farklı buldum. Kahvaltısının önüne gelmeyişinden şikayet eden bir Damian hayal edilemez bir tip değil ama sanırım çizimden olacak, mızmız çocuk hissi vermiyor. Daha ergen bir hali var.

-  -Üsteki negatif yoruma karşılık, Fabok’ın Batman çiziminin tam anlamıyla harika olduğunu söyleyebilirim. Batman ve Ivy’li kareler göz dolduruyor.

15 Eylül 2013 Pazar

Batman/Superman'den Son Haberler


İki haftadır pek haber yapamadık bu yüzden Batman/Superman filmi ile ilgili son gelişmeleri sıralamakta yarar var. Bakalım bu geçen süre zarfında Kara Şövalye ile Çelik Adam'ı karşı karşıya getirecek yapımla alakalı neler olmuş?

Zack Snyder'ın 300, Watchmen ve Sucker Punch'ta beraber çalıştığı görüntü yönetmeni Larry Fong, bu kez kamerayı Man of Steel'ın Batman'li devam filmi için eline alacak. En son Now You See Me'de bu görevi yapan Fong, koltuğu MoS'ın İran'lı görüntü yönetmeni Amir Mokri'den devralıyor.

Larry Fong

Latino Review'in haberine göre Warner Bros. Ben Affleck'in canlandıracağı Bruce Wayne'e uzun boylu ve yirmilerinin sonunda olan bir sevgili arıyor. Bana kalırsa yaşlı bir Batman'e yirmilik sevgili bulma düşüncesi düpedüz saçmalıktan ibaret. Zaten senaryoda böyle bir rolün varlığı da kesin olarak bilinmiyor.

Affleck'ten önce Batman rolü için adı geçen Josh Brolin, The Huffington Post'a verdiği demeçte Zack Snyder'ın kendisiyle rol için görüştüğünü belirtti. Ben Affleck adına sevindiğini ve onu, bu role uygun görmeyenlere karşı ölene kadar savunacağını da sözlerine ekledi.

Warner Bros. Ceo'su Kevin Tsujihara, üç gün önce yapmış olduğu basın toplantısında Batman'in yorgun, bitkin ve görmüş geçirmiş olacağını açıkladı. Görünüşe göre WB ve DC'ye The Dark Knight Rises'ın bastonlu Bruce'ü yetmemiş.


Son olarak dün Instagram'da Justin Bieber, kendi adının üzerinde yazılı olduğu Batman/Superman filminin senaryosuyla birlikte çekildiği bir fotoğrafı paylaştı. Bu beklenmedik fotoğraf haliyle herkesin aklına "Yoksa Bieber yeni Robin mi ya da yeni Jimmy Olsen mı?" sorusunu getirdi. Ama daha sonra fotoğrafın, Funny or Die isimli komedi sitesinin şarkıcının da yer aldığı bir skeci ile ilgili olduğu belirtilerek adeta yüreklere su serpildi. WB, herhangi bir açıklama yapılmaksızın bu haberi Bieber'ın Instagram'dan paylaşmasına izin verir miydi? Pek sanmıyorum... Ayrıca resimdeki senaryo kitapçığının üzerinde filmin The Dark Knight Returns'ün dördüncü sayısı olan TDK Falls'tan uyarlandığı yazıyor. Buna karşın Zack Snyder, Comic-Con'da yaptığı açıklamada filmin bir TDK Returns uyarlaması olmayacağını söylemişti. Ancak senaryonun gerçekçi görünümü yine de rahatsız etmeyi başarıyor.

11 Eylül 2013 Çarşamba

Batman: Strange Apparitions




Çizgi romanın altın çağından günümüze bakıldığında, muhtemelen tahmin bile edilemeyecek genişlikte bir popüler kültürün içinde yetişmiş bireyler ve en önemlisi çizgi roman okurları olarak, sanırım siz de zaman zaman benim gibi, bazı şeylere geç kaldığınızı hissediyorsunuzdur.  Strange Apparitions da benim için, bitirdiğimde, zamanında okuyamadığıma üzüldüğüm serilerden biri oldu. Modern çağın geneli karanlık, birbirinden farklı Batman yorumlarına aşina olan biz okurları için müthiş bir alternatif olan Strange Apparitions, 1977-78 yılları arasında yayımlanan, türlü Batman görseline esin kaynağı olmuş, 11 sayıdan oluşan bir çizgi roman. Detective Comics’in #469-477 numaralı esas serisinden ve iki kısımlık (#478-479) Clayface hikayesinden oluşuyor. Doctor Phosphorus’dan Joker’e, Hugo Strange’den Penguin’e bir villianlar geçidi diyebileceğimiz serinin esas ve takdir edilesi sayıları, Steve Englehart ve Marshall Rogers ikilisinin kalemlerinden çıkma.

Serinin ısınma turu niteliğindeki ilk iki sayısı, yazar Steve Englehart ve çizer Walt Simonson’a ait iken konu, Doctor Phosphorus’a ayrılmış. Henüz rüya takım oluşmamış, hikaye de çok cazip değil ama Engleheart’ın sonrasında bizi ne kadar hoşnut bırakacağının göstergesi olması açısından okunmaya değer olduğunu söyleyebilirim. Hikaye, Alfred’in elindeki tepsiyle bir anda yere yığılmasıyla başlıyor. Batman, Alfred’i hastanaye yetiştirmek isterken farkediyor ki tüm şehirde benzer bir salgın mevcut. Sorumlusu da tahmin edebildiğiniz gibi Doctor Phosphorus. Dedektifliğini konuşturan Batman (eh, biraz dalga geçmelik bir dedektiflik diyebilirim), pek de uzun olmayan bir süre içerisinde salgının sebebinin, Phosphorus’un Gotham’ın su rezervlerine kattığı zehir olduğunu keşfediyor.  Bundan sonrası bildiğimiz hikaye, Batman Phoshorus’un radyasyon kaplı vücuduna karşı savaşmak zorunda! İlk sayının sonunda ek olarak, “The Origin of Dr. Phosphorus” adlı bir köken hikayesi de mevcut. Phosphorus’lu ikinci ve final sayı ise, sonraki sayılarda bolca göreceğimiz Rupert Thorne ve Silver St. Cloud’u barındırması açısından da önemli.


Gelelim Engleheart ve Rogers’lı, serinin asıl söz edilmesi gereken sayılarına. Son üç sayıya kadar, bu ikilinin yarattığı, kimilerinin yorumuna göre, “the definitive Batman”in tadına doyasıya varabiliyorsunuz. Atmosfer o kadar güzel ki, bir hikayenin ardından diğeri geliyor ama bazı noktalar dışında kopukluk hissetmiyorsunuz. Bunu özellikle belirtmemin sebebi, arka planda devam eden konuların, ana hikayelere çok dozunda yerleştirilmiş olmaları. Örneğin, #471, Hugo Strange’le açılıyor ve  ismen iki sayı sürecek bir macera var önümüzde. Ancak Strange’i fiziken olmasa da devam eden birkaç sayı boyunca, ufak karelerde de olsa merakla okumaya devam ediyoruz. Yani arkadaki hikaye devam ediyor. Aynı durum Bruce’un Silver St. Cloud’la olan ilişkisinde de sürdürülmüş. Bunlara birazdan tekrar döneceğim.


Prof. Hugo Strange’li #471 ve #472, serinin en güçlü halkalarından olma özelliğini taşıyor. Şehir meclisini yöneten Boss Rupert Thorne, elindeki gücü kullanarak Batman’e karşı bir karalama kampanyası başlatır.  Batman ise Phosphorus’dan aldığı yaranın derdinde, kendini zenginlerin gittiği ve gelene gizlilik garantisi verilen bir hastanede bulur. Bilmediği şeyse, hastanenin bir düzmeceden ibaret ve Strange’e ait olduğudur. Bundan sonrası tam bir “yağmurdan kaçarken doluya tutulmak” durumu. Hugo Strange’in eline düşen Batman’e olabilecek en kötü şey oluyor belki de. Kimliği açığa çıkıyor! Sonuç olarak elinde hem ele geçirebileceği bir Bruce Wayne kimliği, hem de Batman'in kim olduğunun bilgisi olunca Hugo Strange'den kötüsü olmuyor. Eh, Batman’in kim olduğuna dair bir bilginin de, yabancı ellere düşmek üzere yola çıkmasına şaşırmamak gerek. Bu iki sayıyla ilgili söyleyeceğim bir diğer şey, Hugo Strange’in talihsiz sonunu (her son yeni bir başlangıç mı acaba?) ve Rupert Thorne’la olan trajik savaşını okumanız gerektiği. Belirtmeden olmaz, Batman: The Animated Series’in “The Strange Secret of Bruce Wayne” adlı bölümü de bu iki sayıdan uyarlanmış.


Araya giren iki sayı, Penguin ve Deadshot’a ayrılmış. Penguin’den keyif aldığımı söyleyebilirim ama Deadshot macerası, serinin geneline göre biraz sönük denebilir. Bana kalırsa bu iki maceranın en dikkate değer kısımları, Silver St. Cloud-Bruce Wayne ilişkisi ve bu ilişkinin kurgulanışındaki boşluklar. Serinin birçok ayrıntıyı atlamadan ilerlediğini düşünürsek, Silver’la Bruce’un ilişkisi gereğinden fazla hızlı ilerliyor. Silver, aslında Bruce’le bir tekne partisinde tanışmış, Bruce’un cazibesine kapılmış herhangi güzel bir kadın. Bruce, cazibesini Silver’da bırakarak, Phosphorus’un peşine düşmek üzere çaktırmadan tekneden ayrılıyor. Geri döndüğündeyse Silver, Bruce’un saçlarındaki nemi farkediyor ve böylece içine şüphe tohumu ekilmiş oluyor. Aslında ilişkilerinin kökeni de sadece bundan ibaret. Sonraki sayılarda ikisini sevgili olmuş; Bruce’u, Silver’ın peşinde divane ve Batman kimliğini açıklamaya hazır halde buluyoruz. Silver’ı ise yine tam da anlayamadığımız bir biçimde, Bruce’un Batman olduğunu anlamış halde.  Silver St. Cloud’ın seriye renk katmadığını söylersem, haksızlık etmiş olurum. Bunun yerine, seriye kesinlikle hareket verdiğini söyleyeceğim ama benim için, Batman tarihinde heyecanla bakacağım bir karakter olmayacağı belli gibi (Elbette ileri okumalarda kendisiyle karşılaştığımda, fikrimde oynamalar olabilir). Yine de ilişkilerinin nasıl bir sonuca bağlandığını, merak edenlerin keşfine bırakıp, sürprizi daha fazla bozmayayım.


Sonraki iki sayı “The Laughing Fish” ve “The Sign Of the Joker” adını taşıyor. “The Laughing Fish” adı Batman: The Animated Series sevenlere tanıdık gelmiş olmalı.  Zira aynı adlı bölüm, bu iki hikayeden uyarlanmış. Adından da anlaşılacağı üzere, Joker, Gotham’daki balıkları zehirleyerek, gülen-balıklar olmalarını sağlamıştır. Şimdiyse, isteği bellidir: Yenen, satın alınan her balığın (joker-fish) telif hakkını almak! Bildiğimiz Joker maceralarının tadını aldığımız bu iki sayıda, Engleheart-Rogers ikilisinin seri adına zirve yaptığı söylenebilir.


Strange Apparitions’ın sonuna doğru, üzülerek söylüyorum ki tempo düşmekte. Sonradan eklenen son iki Clayface macerasını saymazsak, geriye kalan tek sayıda yazar değişimi de bu düşüşün sebebi, şüphesiz. Len Wein #477’den itibaren Marshall Rogers’la beraber Detective Comics’i devralıyor ve girişi de vasat bir Dr. Tzin Tzin macerasıyla yapıyor. Cildin son iki sayısı ise, üçüncü Clayface Preston Payne’in trajik orijin hikayesine ayrılmış ve iyisiyle kötüsüyle okunası bir Batman run’ı tadıyla, okur başbaşa bırakılmış.

Yazının başında dediğim gibi, kendi zamanına göre değerlendirildiğinde çok büyük potansiyele sahip bir seri Strange Apparitions. Ama zamanın olumsuz etkisinden bahsetmem sizi yanıltmasın. Hala sayfalarını heyecanla çevirtebiliyorsa, potansiyelini koruyabilmiş demektir.  En azından Englehart’lı sayıların size kendini zevkle okutacağından emin olabilirsiniz.

6 Eylül 2013 Cuma

Batman & Mr. Freeze: SubZero

Yönetmen: Boyd Kirkland
Yapımcı: Haven Alexander, Boyd Kirkland, Randy Rogel, Benjamin Melkiner ve Michael E. Uslan
Senaryo: Randy Rogel ve Boyd Kirkland
Müzik: Michael McCuistion
Yayın Yılı: 1998
Süre: 67 dakika
Seslendirme: 
Kevin Conroy - Bruce Wayne/Batman
Michael Ansara - Victor Fries/Mr. Freeze
Loren Lester - Dick Grayson/Robin
Mary Kay Bergman - Barbara Gordon/Batgirl
George Dzunga - Dr. Gregory Belson
Efrem Zimbalist Jr. - Alfred Pennyworth
Bob Hastings - Komiser Jim Gordon
Rahi Azizi - Koonak
Marilu Henner - Veronica Vreeland



Warner Bros. Animation ve DC Comics'in son yıllarda her bir seneye ikişer üçer tane sıkıştırdığı, farklı evrenlerde geçen, daha çok popüler çizgi romanlardan uyarlanan, birinin animasyon tekniğinin ötekini tutmayan filmlerinden önceye, bu ortaklıkla yapılan her filmin ve çizgi dizinin tek çatı altında geçtiği muhteşem bir döneme ortadan dalıyoruz şimdi. Yıl 1997... Batman: The Animated Series sona ereli yaklaşık iki sene olmuş. Joel Schumacher'in Batman & Robin'i henüz vizyona girmiş ve yeni dizi The New Batman Adventures'ın başlamasına ise daha birkaç ay var. Batman & Mr. Freeze: SubZero'nun yayınlanma tarihi bu zamana denk düşüyor aslında. Ama Mr. Freeze'in beyazperdede göründüğü ilk yapım olan Batman & Robin'in yoğun bir şekilde olumsuz eleştirilere maruz kalmasından ötürü filmimizin yayın tarihi erteleniyor ve film ancak 1998'in Mart ayında yayınlanabiliyor. Merak edenler ya da bir zamanlar benim gibi bu konu yüzünden kafası karışan arkadaşlar; yeni çizimleriyle TNBA devam ederken SubZero'nun Batman TAS çizim tekniği ile yayınlanmasının sebebi işte bu...


SubZero öncesi...


SubZero'ya geçmeden evvel olayların öncesini anlatan iki Batman: TAS bölümüne bir göz atmakta fayda var. Yazının en başında bahsettiğim DC Animated Universe (Timmverse ve Dinniverse) isimli bu çatının altında Mr. Freeze, ilk olarak Heart of Ice isimli bölümde karşımıza çıkıyor. Karakterin orijinine odaklanan bu bölümde anlatılana göre Victor Fries, Goth Corp'da çalışan bir bilim adamıdır ve her şeyden çok sevdiği karısı Nora ise ölümcül bir hastalığın pençesindedir. Fries, tedavisi bulunana kadar karısının ölümünü geciktirmek için kriyojenik (düşük sıcaklıklar fiziği) ile ilgili deneyler yapmaktadır. Bu deneylerle şirketinin parasını çarçur ettiğini düşünen Goth Corp'un sahibi Ferris Boyle (Mark Hamill seslendiriyor.) adamlarıyla birlikte Fries'in laboratuvarına ani bir baskın yapar ve çıkan arbedede Fries, deney tüplerinin arasına düşer. Bundan böyle Victor Fries sıfırın üstündeki sıcaklıkta yaşayamayacaktır ve buz gibi bedeninde sadece iki duygu kalmıştır: Aşk ve intikam. Bölümün sonunda Batman, Fries'i nam-ı diğer Mr. Freeze'i etkisiz hale getirir ve Arkham'a postalar.



Victor Fries'in hikayesi dizinin üçüncü sezonunda Deep Freeze isimli bölümle devam ediyor. Hala Arkham'da yatmakta olan Victor, Goth Corp'un eski yatırımcısı Grant Walker tarafından kaçırılır. Roger Moore dönemi James Bond villian'larını andıran Walker'ın amacı kendi şehrini yaratıp geri kalan her yeri dondurmaktır. Ancak yaşı ilerlediğinden ölüm korkusuna tutulmuştur ve ölümsüzlüğe kavuşabilmek için soğuğun içinde çok yavaş yaşlanan Mr. Freeze gibi bir yaşama sahip olmak istemektedir. Freeze'i ikna etmek için de Nora'yı kullanır. Bölümün sonlarına doğru Batman, Walker her yeri dondurduğunda Nora'nın Victor'ı suçlayabileceğini söyler. Bunun üzerine Batman, Robin ve Mr. Freeze birleşerek Walker'ı durdurmak için harekete geçerler. Çökmekte olan şehirden kaçamayan Freeze ve Nora, son sahnede suyun derinliklerinde Freeze'in oluşturduğu büyük bir buz kütlesinin içinde görünürler.



SubZero

Konu: Filmimizin başında ise Victor'ı Kuzey Kutbu'nda sakin bir hayat sürerken buluyoruz. Hala hasta olan sevgili karısı Nora ise içi kriyojenik sıvılarla dolu camdan bir tüpün içinde yaşam mücadelesi vermekte. Buna ek olarak Victor'ın yanında Hotchka ve Shaka isimli iki kutup ayısı, ayrıca Koonak isimli sadık bir çocuk var. (Koonak bir Inuit ve ailesi öldüğünden beri ona Victor Fries bakıyor.) Fries'in Batman ile son karşılaşmasından sonra kurduğu bu aile yaşamı, bir denizaltının buzulların içindeki barınaklarına çarpmasıyla altüst oluyor. Evi perişan hale geliyor ve Nora'yı hayatta tutan kapsül parçalanıyor. Bunun üzerine Victor, yeniden Mr. Freeze kostümünü giyinip kuşanıyor. Mr. Freeze'in belki de en bireysel olan bu macerasında Victor'ın amacı ne Batman & Robin'deki gibi tüm dünyayı sonsuz kışa mahkum bırakmak ne de Heart of Ice bölümündeki gibi bir kişinden intikam almak için tüm binayı dondurmak... Tek istediği karısının yaşaması için yapılması gereken bir organ nakli.  Bir zamanlar Goth Corp'ta kriyojenik alanında beraber çalıştığı paragöz iş arkadaşı Dr. Gregory Belson'ı bulup ondan Nora'yı iyileştirmesini istiyor. Dr. Belson ve Mr. Freeze yapılacak organ nakli için uygun bir ceset bulamayınca hastaneye girip Nora ile uyumlu kanı taşıyan kişilerin listesine bakıyorlar. Ve on sekiz kişilik listede bakın kimin ismi de var? Barbara Gordon'ın! Bunun üzerine Freeze yanına bir dediğini iki etmeyen Hotchka ile Shaka'yı da alıp Dick ve Barbara'nın gittikleri dans gecesine destursuz dalıyor ve Barbara'yı kaçırıyor. Böylece dinamik ikilimiz Batman ve Robin, Barbara'yı kurtarmak için harekete geçiyor.


Filmin senaryosu bir kaç mantık hatası dışında gayet sağlam. Konudaki bireysellik derinlikli ve duygu yüklü bir hikaye ortaya çıkartmış. Böylelikle filmdeki her karakterin hislerini daha kolay anlamlandırabiliyoruz. Zira Victor'ın Nora'ya olan sonsuz bağlılığı ve diğer insanlara olan güvensizliği film boyunca hiç kendini unutturmuyor. Diyaloglar akıcı ve çok iyi yazılmış. Özellikle Mr. Freeze karısı hakkında her konuştuğunda oldukça duygusal, bol betimlemeli cümleler dökülüyor ağzından. Bu edebi cümleler hususunda Batman Returns'ün baş kötüsü Penguen ile arasında benzerlik kurmak mümkün. Hatırlayacağınız üzere Penguen sorunlu geçmişinden bahsederken ve Batman'e hatta tüm insanlığa karşı hakaretler savururken de böylesine süslü, dallı budaklı cümleler kurmayı ihmal etmiyordu.


SubZero, Bruce'un dedektiflikteki yeteneklerine de yer veriyor hatta filmin ana sorusu bu sayede cevaplanıyor. Komiser Gordon'ın kızı olmasına rağmen polis teşkilatının arayıp bulamadığı Barbara'nın yerini Batman, dedektiflik öykülerine yakışır biçimde buluyor. Gordon ve polisleri pasif kalsalar da onlar dışındaki tüm yan karakterlerin hikayeye katkısı var. Özellikle Alfred'in finale doğru edindiği bir bilgi, yola çıkmaya hazırlanan Batman ve Robin'i hızla harekete geçiriyor. Alfred'i ayrı seven birisi olarak karakterin boşlanmaması ve kendine özgü o soğuk espri anlayışının da öyküye katılması hoşuma gitti.


Batman-Mr. Freeze çatışmasına ayrı bir parantez açarsak bu iki karakterin arasında Nora'nın anlık durumuyla doğrudan bağlantılı olarak değişkenlik gösteren bir ilişki olduğunu söyleyebiliriz. Mesela petrol deposunun alev almasından önce hala ameliyat olma ihtimali bulunan Nora için Batman ile mücadele ederken gördüğümüz Mr. Freeze, her tarafın infilak etmesiyle ameliyat planları suya düşünce ayağı kırık bir halde buz silahını kullanarak Koonak ve Nora'yı alevlerin arasından almaya giden Batman ve Barbara'nın yolunu açıyor ve değer verdiği iki insanı onlara emanet ediyor.


Filmdeki başka bir çatışma ise sıcak ve soğuk arasında. Victor Fries Kuzey Kutbu'nda mayosuyla suyun içinde rahat rahat balık avlarken, Gotham City'de son zamanların en sıcak günleri yaşanıyor. Öyle ki Gotham gibi bir şehirde çocuklar sokakta fışkıran suların etrafında oynuyor. Hatta filmin başlarında balodan erken ayrılan Bruce, kendini arabaya attığı an ceketini çıkartıyor ve ter içinde Alfred'ten havalandırmayı açmasını istiyor. Mr. Freeze'in Kuzey Kutbu'ndan kalkıp Gotham'a gelmesiyle de bu sıcak-soğuk çatışması diğer çatışmalara paralel olarak başlıyor.


Batmobile'i SubZero'da az da olsa görmek güzeldi ama filmde asıl ön planda olan Batwing'di. "Feat of Clay"deki kadar olmasa da bu harika aracı izlemek yine büyük keyif verdi. Mr. Freeze ile Dick Grayson arasındaki kovalamaca da heyecan verici sahneler arasındaydı. 


Beni rahatsız eden bir iki noktadan bahsetmem lazım. Mr. Freeze ile Dr. Belson'ın Nora'ya uyabilecek organa ve kana sahip olan kişilerin listesine baktıkları sahnede Barbara'nın adını görür görmez uygun olup olmadığına bile bakmadan o isimde karar kılmaları öyküde mantıksal bir sorun yaratıyor. O on sekiz kişilik listedeki herkesin Nora'ya uyduğunu varsaysak bile listenin tepesinde yer alanlara hiç bakmayıp doğrudan "Barbara Gordon" isminin üzerine birden çullanmaları pek inandırıcı değildi.


Finalde okyanusun ortasındaki petrol deposunun havaya uçtuğu sahnede ne bir haber helikopteri ne de görüntüyü çekebilecek başka bir haberci vardı. Ama filmin sonundaki televizyon haberinde bu görüntüler nasıl olduysa gösteriliyor. Haberi yapan acar muhabir Summer Gleeson'ın gizemli bir gücü varsa lütfen beni bağışlayın.


Filmde önemli olarak gördüğüm başka bir nokta ise Bruce'un kadınlara olan ilgisizliği. Parti sahnesinde Dick ve Barbara birlikteyken, Bruce, Veronica Vreeland önderliğinde yanına kur yapmaya gelen kadınlarla kısa bir süre geçiriyor. Partinin sıkıcılığından bu şekilde nasibini aldıktan sonra Veronica'dan kendini kurtarıyor. Dick ve Barbara'ya içten bir "İyi eğlenceler" deyip oradan ayrılıyor. Bruce'un genellikle kadınlara karşı takındığı bu tarz tavırlar eskiden bana son derece hoş gelirdi. Öyle ki küçük bir çocuk aklıyla saplantılı olarak hayatımı Batman/Bruce Wayne gibi şekillendirmeye çalıştığım ilkokul yıllarımda sırf bu yüzden sınıfın kızlarına "Bruce gibi" davranmışlığım da vardır. Ama sonraları Batman Beyond'da Bruce'un yalnızlığını gördükten itibaren bu ilgisizlik durumu eskisi gibi eğlenceli gelmemeye başlamıştı. Çünkü bir zamanların kara şövalyesi Wayne Malikanesi'nde yapayalnız yaşıyordu. Üstelik iyi anlaştığı Barbara'yla bile arası bozuktu. Hatta bir bölümde Bruce'un Batcave'de eski resimlerine bakarak o günleri yad ettiği sahneyi hiç unutmam. Hele acılarına tanık olduğumuz Mask of Phantasm'ı ve "I Am The Night" isimli bölümü hatırladıktan sonra onun adına ebedi mutluluğun hala gelmemiş olduğunu görmek içimi acıtmıştı. İşte SubZero'da örneğini gördüğümüz bu ilgisiz tavırların, JL Unlimited'ın "Epilogue" bölümünde Bruce'un 90 yaşındayken de bu yalnızlığı çekmesine yol açtığı su götürmez bir gerçek. Joker'i, Ra's Al Ghul'u, Two-Face'i, The Riddler'ı ve psikopatlıklarıyla ün salmış daha nice kötüyü defalarca yenen bu adamın bir ilaç kapağını bile açamadığını görmek ayrı bir üzüntü yaratıyordu insanda.


Filme geri dönersek, parti sahnesi demişken Veronica Vreeland'ten bahsetmemek olmaz. O gece Bruce'un kız arkadaşı olarak gördüğümüz Vreeland, daha önce birkaç Batman:TAS bölümünde de arz-ı endam etmişti. Üstelik o bölümlerde saçları kızıldı. SubZero'da ise Barbara ile karıştırılmaması için Vreeland üzerinde bazı değişiklikler yapılmış. En basitinden o artık bir sarışın.

Batman TAS - Vreeland

SubZero - Vreeland

Filmin çizim kalitesi Batman:TAS'de de olduğu gibi sinema filmi tadında. Bilhassa kalabalık sahnelerde bu kalite hiç düşmüyor. Ekranın kıyısında köşesinde kalmış insanlar bile özenle çizilmiş. Karakterlerin ani duygu değişimleri yüzlerinden okunuyor. Ama diziden farklı olarak bazı karelerde (uzak çekimlerde) çizim yerine animasyon tekniği kullanılmış. Ayrıca bazı sekanslarda bu iki farklı tekniği aynı karede de görmek mümkün. Mesela Dick'in, Barbara'yı kaçıran Mr. Freeze'i motorla takip ettiği sahnede Dick ve motoru klasik çizim iken, yolun sağındaki solundaki araçlar animasyon tekniği ile yaratılmıştı. Bir Batman çizgi filminde kullanılmak üzere CGI teknolojisine Beware the Batman ile henüz alışmaya başlayan biri olarak bu görüntülerin film üzerinde biraz eğreti durduğunu söylemeliyim.


Daha önce Mask of Phantasm'ı ve pek çok Batman: TAS bölümünü yönetmiş olan Boyd Kirkland'ın yazıp yönettiği filmin seslendirme kadrosu dizininki ile hemen hemen aynı. Kadroya yeni katılan Mary Kay Bergman, dizide Melissa Gilbert'ın konuştuğu Barbara Gordon'ı seslendiriyor. Yeni karakter Dr. Gregory Belson'ı ise Batman: TAS'in Vantrolog'u ve Superman: TAS'in Perry White'ı olan George Dzunga seslendiriyor. Kevin Conroy ve ekibin geri kalanına zaten diyecek laf yok ama Mr. Freeze'in buz gibi soğuk, yer yer tüyler ürperten yer yer de kulağa dokunaklı gelen muhteşem sesinin geçen aylarda kaybettiğimiz Michael Ansara'ya ait olduğunu altını en kalın uçlu kalemle çizerek belirtmek gerekiyor.


SubZero'nun introsu, Batman 89'daki intro ile neredeyse aynı. Daha kısa olan bu açılışta Danny Elfman'ın muhteşem müziğinin başlangıcı kullanılmış. Batcave fonuyla birlikte içinde küçük bir yolculuğa çıktığımız sarılı siyahlı Batman logosu, intronun sonunda bir bütün olarak belirdiğinde aynı Batman & Robin'in açılışındaki gibi birden buzla kaplanıyor ve patlıyor.


Batman 89
Batman & Robin

Batman: TAS ve Mask of Phantasm' ın müziklerini yapan Shirley Walker, SubZero'da yerini bu evrene hiç yabancı olmayan Michael McCuistion'a bırakmış. McCuistion, Walker'ın tüyleri diken diken eden yavaş çalındığında dramatikleşen hızlandığında ise insanı gaza getiren Batman teması yerine film için bestelediği kendi temasını kullanmış ve iyi iş çıkarmış. Özellikle Mr. Freeze'in duygusallaştığı bölümlerde çalan müzik oldukça etkileyici ve kutbun buz gibi havasıyla bütünleşebiliyor.

Hoş bir detay: Bir sahnede Dr. Belson ve Mr. Freeze, Barbara Gordon'a ulaşmak için kaldığı odayı aradıklarında telefona oda arkadaşı çıkıyordu ve o esnada odada Harry Akst ve Grant Clarke'ın 1929'da yazdığı ünlü şarkı "Am I Blue?" çalmaktaydı. Ve sürpriz! JL Unlimited'ın "This Little Pig" bölümünde Kevin Conroy'un muhteşem sesiyle Batman, bir zamanlar Ray Charles, Barbara Streisand ve Judy Garland gibi büyük sanatçıların yorumladığı bu şarkıyı Wonder Woman'ı büyüden kurtarmak için söylüyor.

Bu arada Dr. Gregory Belson'ın görünüşü, bana nedense ABD'li ünlü sanatçı Frank Sinatra'yı hatırlattı.



Batman'in ilk ortaya çıktığı sahnede bir kuyumcuyu soyan serseri kılıklı iki adamdan sürücü olanı Joker'e fazlasıyla benziyordu. Hatta saç stili aynısıydı...



Bruce'un kriyojenik hakkında bilgi almak için Goth Corp'ta ziyaret ettiği arkadaşı Mariko, filmin yapımında bolca emeği geçen Uzak Doğulu dostlarımızın bir yansıması olabilir mi?



Nora filmin başında aynı "Batman & Robin"deki gibi bir kapsülün içinde...




Victor Fries'in kuzey kutbunda bulup karısına getirdiği bu nadide çiçek, Batman Begins'te Bruce'un Gölgeler Birliği'ne katılabilmek için karlı dağlarda aradığı mavi çiçeği anımsatıyor.



Finalde petrol deposu patladığında yaralı bir halde suya düşen Mr. Freeze'in ölmediğini, kutup ayısını tutmak için suyun yüzeyine çıkan elinden anlıyoruz. Hatırlarsanız buna benzer sahneleri daha önce de görmüştük: Batman 89'da kimyasal sıvının içine düşen Jack Napier'ın (Joker), Batman TAS'in The Demon's Quest bölümünde Lazarus Pit'e düşen Ra's Al Ghul'un ve Batman Forever'da kara şövalyenin havaya fırlattığı bozuk paralar yüzünden düşen (her ne kadar ölse de) Two-Face'in yüzeyde beliren eli...




Toparlarsak SubZero, selefi Mask of Phantasm gibi işin duygusal boyutunu önemseyen, soğuk kanlı bir katil yerine çaresiz bir adamın hikayesini anlatmayı tercih eden ve genel olarak barındırdığı karakterlerin hakkını teslim eden kaliteli bir yapım. Birkaç hatasını gözardı edersek de dört dörtlük bir Mr. Freeze macerası. Son olarak Heart of Ice, Deep Freeze ve SubZero'nun ardından Batman ve Mr. Freeze'in arasındaki dördüncü roundu görmek istiyorsanız The New Batman Adventures'ın "Cold Comfort" isimli bölümü sizi bekliyor. Ama aynı duygusallığı aramayın...

In memory of Michael Ansara...