12 Şubat 2013 Salı

The Dark Knight Rises



Yönetmen: Christopher Nolan
Senaryo: Jonathan Nolan, Christopher Nolan
Öykü: Christopher Nolan, David S. Goyer
Oyuncular: Christian Bale, Michael Caine, Gary Oldman, Anne Hathaway, Tom Hardy, Joseph Gordon-Levitt, Marion Cotillard, Morgan Freeman, Matthew Modine, Juno Temple
Müzik: Hans Zimmer
Sinematografi: Wally Pfister
Yapım Yılı: 2012
Süre: 164 dakika

Doksanların sonları… Bacak kadar bir haydut, önlüğünün düğmeleri açılmış, yakası bir kenara kaymış bir halde okuldan çıktı. Yetişmesi gereken çok önemli bir toplantısı varmış gibi tazı hızıyla koşuyordu. Haksız sayılmazdı. Bir an önce eve gidip, yatağının üzerinde onu bekleyen oyuncaklarıyla yeni maceralara atılmalıydı! İşi başından aşkındı; Batmobile’iyle Jokermobile’i yarışta sollayacak, Two Face’in Gotham Bankası’ndan çaldığı iki milyon doları geri götürecek, Mr. Freeze’in dünyayı buzlarla kaplamasını engelleyecekti. Görev bekleyemezdi, fakat önce gazete bayiine uğramak zorundaydı. Emindi, bu defa eli boş dönmeyecekti!

“Batman dergisinin yeni sayısı geldi mi?”

Üç basamaklı sayılardan ötesini öğrenmiş olsaydı, bunun aynı soruyu bir hafta içerisindeki bir milyonuncu tekrarlayışı olduğunu fark edebilirdi. Tamam, Batman’in hiçbir sayısını çıktığı gün okumamıştı, dağıtımda yaşanan aksiliklere de çoktaaaaaan alışmış olması gerekiyordu, ama hiç bu kadar beklememiş, beklerken de hiç bu kadar sabırsızlanmamıştı.

Sabırsızlanmamak elinde değildi ki çocuğun! Okuduğu son sayıda Kara Şövalye, en güçlü düşmanı Bane ile kapışmış ve çok ağır bir yenilgiye uğramıştı. Bat-Mağara’nın ücra bir köşesinde yatıyor ve tek kelimeyle berbat görünüyordu. Uykusunda sayıkladığına göre belli ki çektiği acı dayanılmazdı. Beli kırılmıştı. Alfred’e göre yaşasa bile, hayatının sonuna dek kötürüm kalacaktı. Kötürüm ne demek, bilmiyordu ki o çocuk!

Gazete bayiindeki yaşlı amca, kapalı alanda olmasına rağmen nedense çıkarmamakta ısrar ettiği mavi camlı komik güneş gözlüklerini hafifçe yukarıya kaldırarak cevap verdi: “Yayınevi kapanmış. Batman gelmeyecek.”

Çocuğun yüzü düştü… Gözbebekleri Japon çizgi filmlerindeki şanssız futbolcularınkiler gibi büyümüştü. Ağzında bir şeyler gevelerken, var gücüyle yumruğunu sıktı…  

Kahramanının, yoldaşının, dostunun bir daha ayağa kalkıp kalkamayacağını belki de hiç öğrenemeyecekti…


Bölüm I: Yansımalar/Yanılsamalar  [Spoiler Şiddeti: Düşük]
Bölüm II: İlham Kaynakları   [Spoiler Şiddeti: Orta]
Bölüm III: Monomit   [Spoiler Şiddeti: Yüksek]
Bölüm IV: Kritik  [Spoiler Şiddeti: Düşük]
Bölüm V: Çizgi Romandan Beyaz Perdeye  [Spoiler Şiddeti: Off The Roof]

BÖLÜM I: YANSIMALAR/YANILSAMALAR

Batman'in beyazperdedeki serüvenleri ya evrensel bir alkış yağmuru eşliğinde birer klasik [Batman 1989, Batman Begins, The Dark Knight] ilan edildi, ya da  yedinci sanata yapılmış birer hakaret [Batman The Movie, Batman Forever, Batman and Robin]. Bugüne dek yalnızca tek Batman filmi seyirciyi derin uçurumlarla ikiye ayırabilmişti: Tim Burton'ın yönettiği, Michael Keaton'ın canlandırdığı Batman'in, Danny DeVito'nun Penguin'i ve Michelle Pfeiffer'ın Catwoman'ıyla karşı karşıya geldiği 1992 yapımı Batman Returns. İzleyenler arasından rastgele seçtiğiniz bir grubu gözlemlerseniz, yarısının tiksinti içinde hayatlarından son iki saati sildirmenin yolunu aradığına, diğer yarısınınsa şiddetli orgazm çığlıkları attığına tanık olmanız muhtemeldir. Herkesin zahmetsizce içine girebileceği bir yaz eğlencesi değildir Batman Returns; karanlıktır, grotesktir, absürddür... Nefret edenlerini ve aşıklarını ebediyete kadar çarpıştıracak, asla taraf tutmayacaktır.

Geride bıraktığımız Temmuz ayında yirminci yaşını dolduran Batman Returns artık yalnız değil! Christopher Nolan, Batman serisini Batman Returns kadar olmasa da, sabık işlerine kıyasla epeyce ihtilaflı bir finalle noktaladı. The Dark Knight Rises, yönetmenin modern çizgi romanlara en yakın ve bu sebepten en savunmasız filmi.

Christopher Nolan'ın Kara Şövalye Üçlemesiyle ilişkim gelgitlerle dolu. Hatırlıyorum da, hayatımın çizgi romanlardan uzak geçirdiğim muhtemelen tek döneminde gösterime giren Batman Begins'i izlerken, Joel Schumacher'ın gökkuşağı tabancasıyla hunharca katlettiği yarasa adam karanlık köklerine döndüğü için keyiflenmiş, ama yönetmenin gotik/art deco mimarsine hasta olduğumuz o gri Gotham'ı herhangi bir ülkenin herhangi bir şehrine çevirmesinden ve gayet net anlaşılabilen korku temasını didaktik bir üslupla aktarma yolunu seçmesinden tarif edilemez bir rahatsızlık duymuştum. Zerre haz etmediğim Katie Holmes'u da denkleme kattığımda, benim için tekrar izleme değeri epey düşen Batman Begins ile aramızın düzelmesi, 1989 yılındaki Bat-Mania'ya yetişemeyen bendenize herkesin hayatımın süper kahramanından bahsettiği ütopik bir dünyada yaşama zevkini tattıran The Dark Knight'ın sonrasında oldu. Aradan geçen zamanda Nolan'ın en ufak detayı açıklayarak, izleyiciye kaşık kaşık yedirme tutkusuna da, filmlerinin çizgi romanın karbon kopyası değil, zat-ı âlinin kaynak materyale getirdiği öznel bir yorum olmasına da alıştım. Batman Begins'i de kucakladım, hayalimdeki ‘Caped Crusader’ kadar güçlü olmayan Bruce Wayne'ini de, kafasına çuval geçirmesinden başka ‘korkunç’ bir icraatını göremediğimiz Scarecrow'unu da... Bu nedenle çok ekstrem örnekler haricinde [Batman'in samurai kılıcıyla Bane'in kafasını gövdesinden ayırması gibi diyelim] benden 'Joker'in cildi neden bembeyaz değil?', 'Batman'in Ra's Al Ghul'u kurtarmaması tam bir karakter intiharı', 'Gerçek Batman bunu yapmaz!' şeklinde fanboy sızlanmaları duyamazsınız. Yetmiş üç yıldır evrim geçire geçire bin bir surat olan Batman'i ele almanın pek çok farklı yolu var. Frank Miller'ın Batman'i başka, Tim Burton'ınki başka, Adam West'in canlandırdığı bambaşka... Meselenin özüne inecek olursak, karakterin yaratıcıları Bill Finger ve Bob Kane imzalı Batman maceralarının dışında kalan her şey profesyoneller tarafından hazırlanmış birer ‘fan-fiction’dan ibaret.

Beğenelim beğenmeyelim, Nolan'ın Batman'inin The Dark Knight sayesinde popüler kültürde edindiği konumun büyüklüğünü ve çizgi roman uyarlamalarının nitel ve nicel gelişimine yaptığı katkıları inkar edemeyiz. Christopher Nolan, eskiden 'çocuk işi' denip geçilen pelerinli savaşçı öykülerini hem salonları dolduran kitlenin, hem de vesikalık fotoğraflarında designer fularlarını gözümüze sokan über saygın [!] sinema eleştirmenlerinin tapacakları bir forma soktu. Ne var ki, The Dark Knight'ın tepe noktasını görmesi, ardından gelecek filmin işini bir hayli zorlaştırdı.

Teşbihte hata olmaz, The Dark Knight Rises'ın kaderinin, Michael Jackson'ın Thriller’ın ardından piyasaya çıkmaktan başka suçu günahı olmayan Bad albümüne benzeyeceğine inanıyorum ben. Thriller tüm zamanların en çok satan albümü. Billy Jean, Thriller ve Beat It gibi pop klasikleri barındıran, sekiz Grammy ödüllü efsane bir çalışma, gerçek bir şaheser. Tam Kral'a yakışacak türden… MJ'in bir sonraki stüdyo albümü Bad ise 40 milyon kopya satmış, Smooth Criminal, Man in The Mirror, Dirty Diana gibi muhteşem şarkılar barındıran kaya gibi bir albüm, hatta bana göre Thriller'dan daha bile özel. Ama gel gör ki, müzik tarihi kaynaklarında, dergilerin, web sitelerin ‘müziğe yön veren albümler’ listelerinde ve elbette dinleyicilerin kulaklıklarında bir pop müzik yapıtının görüp görebileceği en yüksek noktada bulunan Thriller'ın altında yer almaya mahkûm... Çok acı değil mi? Kelimenin tam anlamıyla ‘zirve’ye ulaşan bir işin devamı, içerik ve kalite bakımından ne kadar sağlam olursa olsun gölgede kalmaktan kurtulamaz, hatta ‘ötekisi kadar iyi olmadığı için’ itinayla harcanır. Bu perspektiften bakılırsa, The Dark Knight Rises'ın The Dark Knight'ın görkemine yaklaşamayacağını kestirmek hiç de zor değildi esasen. Kim bilir, belki zihinleri meşgul eden soru ta en başından beri 'TDKR, TDK'ı sollayacak mı?' yerine, 'TDKR Spider-Man 3 gibi gümleyecek mi?' olsa çok daha sağlıklı olurdu.

Godfather, X-Men, Spider-Man ve Terminator gibi uzatmalarda çuvallayan dev bütçeli epik serilerin etkisiyle artık Koca Ayak Yeti’den daha afili bir şehir efsanesi haline gelen 'üçüncü film laneti'nin The Dark Knight Rises'a bulaşıp bulaşmadığı sahiden de filmin kendisinden daha çok merak edilir oldu. Oyuncu/karakterlerin açıklanması ve konunun az buçuk belirgin hale gelmesiyle eş zamanlı duyulmaya başlayan fısıltılar, filmin teaser ve fragmanlarının beğenilmemesi,  Bane'in repliklerinin anlaşılmazlığı, Anne Hathaway'in aldığı hiçbir temele dayanmayan ve aslında ‘Çok itici hatun yeaaa’dan öteye gitmeyen eleştiriler, kötü karakterlerin Wall Street işgalcilerini temsil ettiklerinin öne sürülmesi ve filmin gece yarısı gösterimine yapılan silahlı saldırıyla sağır edici bir çığlığa dönüştü. Yoksa The Dark Knight Rises içi boş bir balon mu çıkacaktı?

Gişede yaptığı $1, 081, 041, 287 hasılata, yüksek IMDB puanına [8.7] Top 250'de sahip olduğu sıraya [#44] ve Rotten Tomatoes'da elde ettiği %87 skora rağmen her nasılsa bazıları için büyük bir düş kırıklığı, üçüncü film lanetinin ispatı, tam bir fiyasko The Dark Knight Rises. Sağda solda öyle sert tenkitlere rastladım ki, yorumu yapan arkadaşların yanlışlıkla Batman and Robin’i izlediğine yemin edebilirim! Filmi masaya yatırmadan önce, biraz The Dark Knight'ı tüm zamanların en iyi filmi [!] ilan eden seyircinin The Dark Knight Rises'ı aforoz etmesinin olası sebeplerinden bahsetmek istiyorum. Dikkat, diyet spoiler [o da neyse?] içerir! Filmi henüz izlemediyseniz BÖLÜM II: Kritik'e ışınlanın!

1- O Joker, Where Art Thou?

"Böylesine büyük bir trajediyi değersizleştirmek istemedim. Seçimimi yaptım, Joker'i anmak söz konusu bile değildi."  [Christopher Nolan, Entertainment Weekly]

Aramızdan çok ama çok erken ayrılan büyük yetenek Heath Ledger, sinema tarihinin en etkileyici kötü adam performanslarından birini sergilediği The Dark Knight'ın her anlamda 'joker'iydi. Aktörün zamansız ölümü, Brandon Lee'nin The Crow'da yarattığı toplu histeri krizini tekrarlamış, Joker karakterini süratle ikon statüsüne taşımıştı. Suçun palyaço prensinin devam filminde kullanılmak için saklandığı sır değil, Ledger yaşasaydı mutlaka filmde kilit bir role sahip olacaktı. Yazık oldu. Benim anlamadığım, bir kısım izleyicinin başka bir oyuncuyu Joker kostümü içinde görme ısrarı [Joseph Gordon-Levitt hakkında az muhabbet çevrilmedi hani!] veya The Dark Knight’ta kullanılmayan Joker sahnelerinin Rises’a monte edilmesine dair beslediği saplantı derecesindeki beklentiydi. Farklı bir oyuncu meselesini tartışmaya gerek bile duymadığım için kafadan eliyorum zaten de, kesilmiş Joker sahnelerinin sırf izleyiciyi sinemaya çekmek [parayı cukka etmek] için kullanmak, şahsi fikrimce yönetmenin yapabileceği en büyük ahlaksızlık olurdu. Bu tür bir ucuzluğa gidilmemesi beni sevindirse de, fan forumlarında görülebileceği üzere maalesef herkes aynı fikirde değil.

Peki Joker’in ismi geçemez miydi? Karaktere ya da Gotham’a bıraktığı mirasa dair bir atıfta bulunulamaz mıydı? Bat-Cave’de bir deste iskambil kağıdı gösterilse hakikaten merhuma saygısızlık mı yapılmış olurdu? Kamera arkasında ne döndüğünü tam olarak bilmediğimiz için ne desek boş. Her ne kadar Nolan, verdiği röportajlarda Heath Ledger’ın hatırasını rahat bırakmak istediklerini ısrarla vurgulasa da, içimden bir ses The Dark Knight Rises’da palyaço prensin yok sayılmasının öncelikli nedeninin, Joker’in J’sini bile duysa yüreği ağzına gelen seyirciyi boş yere ümitlendirip [‘Yoksa Joker’i görecek miyiz?’] filmin akışını bozmamak olduğunu söylemiyor değil. Çok iyi biliyorum ki, mesela şimdi buraya ‘daha önce hiçbir yerde yayınlanmamış Joker fotoğrafları’ yazsam, kendi yazımı ellerimle sabote etmiş olurum.

Sağ olsun Sam Mendes hepimizin iyiliğini düşünmüş olmalı ki, son Bond filmi Skyfall'da The Dark Knight'ı kaçıranlar ve tekrar izlemek isteyenlere Javier Bardem suretinde yepyeni bir Joker hediye etti. Play it again, Sam! (:

Meraklısına: Kara Şövalye evrenindeki Joker ile ilgili tek bilgi, filmin Dennis O’Neil tarafından kaleme alınan ‘novelization’ında yer alıyor. Kitaba göre kaosun elçisi, Arkham akıl hastanesinin biricik misafiri…

Ne dersiniz, sizce orada Harley Quinn’ini bulmuş mudur?

2- Joker > Bane

Ortaya çıktığı 1940 yılından bugüne dek Bill Finger, Alan Grant, Jerry Robinson, Steve Engleheart, Doug Moench, Alan Moore, Paul Dini, Frank Miller, Greg Rucka ve Brian Azzarello gibi yazarların katkıda bulunduğu Joker, çizgi roman tarihinin en büyük kötü karakteri olarak kabul ediliyor. Şimdi nefesimi tutup birbirinden şahane elli tane Joker macerası sayabilirim hızlıca. Peki ya Bane? 1993 model yarasa kırıcımızın Knightfall ve Secret Six'in dışında yıldızlaştığı bir çizgi roman bulmak, kadın-erkek ilişkilerinden söz etmeyen bir Woody Allen filmi bulmaktan daha zor! The Dark Knight Rises’da Bane’in, yönetmenin yapabileceklerini kısıtlamasına rağmen Batman'i teke tek dövüşte alt edebilecek bir düşman olduğu için seçilmiş olması yetmez mi? 1966'daki Batman The Movie'den başlayıp, hafızamızı yoklayalım. Hangi Batman filminde kara şövalyeyi Bane kadar zorlayan [ağlatan, ağlatan!] bir rakip vardı?

3- Mantık Hataları/Senaryo Açıkları

Kişisel görüşümü soracak olursanız, The Dark Knight Rises'daki senaryo açıklarının Batman Begins ve The Dark Knight'takilerden daha fazla olmadığını, ancak filmin uzunluğu/karakter çeşitliliği yüzünden daha çok göze battığını düşünüyorum. Malum problemler yüksek ihtimalle süre kısaltılırken oluştu. Jonathan Nolan, ilk etapta 400 sayfa olan senaryo taslağını 165'e düşürene kadar geçen süreçte kaybolan veriler [En basitinden bir örnek; Bruce çukurdan çıktıktan sonra Gotham'a nasıl geri döndü? Bu sorunun yanıtı filmin içinde yok. Bize Bruce’un çukurda geçirdiği son gün ile Gotham’a gelişinin arasında 21 gün olduğu söyleniyor ve seyirci olarak üç film boyunca takip ettiğimiz ve sıradan bir insanın başarmayacağı işlerin altından kalktığını gördüğümüz bu adamın yapabileceklerine birazcık inanmamız bekleniyor. Birazcık!] şimdi mantık hatası olarak karanlıkta yanıp sönmekte. Filmin geçtiğimiz Mayıs ayında WB yetkililerine gösterilen versiyonunun üç saat olduğu rapor edilmişti.

4- ‘Hiper-Realizm’den Eser Yok Şimdi!

The Dark Knight Rises'ın, öncülüne kıyasla bir parça fantastik kaldığını hiç çekinmeden söyleyebiliriz. The Dark Knight, süper kahraman anlatısı değil de, siyah zırh giyen bir adalet savaşçısı ile yüzüne savaş boyaları süren hasta ruhlu bir teröristin arasındaki satranç oyununu konu eden bir suç dramasıydı. Rises'a baktığımızda binaların arasında uçan bir araç [The Bat], Darth Vader-esk maskesiyle şehirleri rehin alan bir tiran [Bane], iki katı erkekleri –üstelik eğitimli katiller bunlar- kolayca ekarte edebilen bir hırsız [Catwoman], sakatlıkları iyileştiren bir Lucius Fox icadı, sabıka kaydı silen bir aygıt, kurtulmanın imkansız olduğu bir çukur/hapishane görüyoruz. Tüm bu elementler Batman'i çizgi romanlardan tanıyanlara hiç de abartılı gelmiyor, ancak Christopher Nolan'ın en küçük ayrıntıyı bile dallandırıp budaklandıran, her nesnenin mekaniğini bilime dayandırıp açıklayan filmlerinin hayranları için bir tık aşırıya kaçmış olabilir. Benim düşüncem, The Dark Knight Rises'ın sinefillerden çok, çizgi roman geek'lerine hitap ettiği yönünde.

İroniye bakın, The Dark Knight Rises bugün 'çizgi roman-vari yanları' sebebiyle eleştirilirken, beş yıl önce The Dark Knight 'çizgi roman filmi olmaktan utanmakla' itham ediliyordu. Ne yaptıysak bi' ortayı bulamadık, arkadaş!

5- Bağla... Gemici Düğümü At!

The Dark Knight, hayatında bir tane Batman çizgi romanı okumamış birinin bile içine girmekte zorluk çekmeyeceği bir yapımdı. İzleyicinin filmden önce bilmesi gereken, küçük yaşta ailesini kaybeden aslan yürekli bir milyonerin geceleri tiyatral bir kostüm giyerek suçlularla kapıştığından fazlası değildi. The Dark Knight Rises ise, hem Batman Begins'ten hem de The Dark Knight'tan yadigâr kalan yükleri sırtlayıp, karakter arkları sonuca bağlamakla mesul olduğu için yeni seyircilere kapılarını kapatmak zorunda kaldı ve sinemaya kafa dağıtmak için gelen popcorncu grupları kendinden uzaklaştırdı. Sorarım, avatarına Joker resmi koyan arkadaşlarınızın kaçı Ra's Al Ghul'u, Jonathan Crane'i ya da Rachel Dawes'un mektubunu hatırlıyor?

Maddelerce sıraladık fakat belki de bu tespitlerin tamamı yanlış, belki de meselenin özü çok daha basit: The Dark Knight Rises, The Dark Knight kadar beğenilmedi, çünkü Kara Şövalye üçlemesinin, maceraları kitapçıların 'mizah' bölümünde yer alan, çocukların sevdiği bir çizgi karakterin kötülerle savaşını konu eden bir 'aksiyon' serisi olduğunu herkese hatırlattı. Zekice yazılmış, derin ve altını çizdiği konuların karşılığının psikolojide, sosyolojide ve felsefede aranabileceği aksiyon filmleri evet, ama en nihayetinde dev araçların binaların arasında kovalamaca oynadığı, eğlendirmeye yönelik, ‘genel izleyici’ye hitap eden, gişe canavarı, kaçışçı aksiyon filmleri işte!

BÖLÜM II: İLHAM KAYNAKLARI

Christopher Nolan, Batman Begins'i filme aldığı sıralarda başucunda Ridley Scott'ın kült bilim kurgu filmi Blade Runner'ın bir kopyasıyla uyuyordu. The Dark Knight'ta da Michael Mann'in Heat'inin ve HBO'nun unutulmaz dizilerinden The Wire'ın etkisi hissedilmekteydi. Üçlemenin son halkası The Dark Knight Rises ise gerek barındırdığı temalar, gerekse karakterleriyle akıllara çok sayıda edebiyat ve sinema klasiğini getiriyor. Aralarında A Tale of Two Cities ve Rocky 3'nin bulunduğu bu eserlere kısaca göz gezdirelim.

-A Tale of Two Cities

Mark Twain der ki: "Klasikler herkesin okumuş olmak istediği ama kimsenin okumak istemediği eserlerdir." 

Jonathan Nolan, yazdığı 400 sayfalık senaryoyu ağabeyinin önüne koyduğunda onun, metni oluştururken esinlendiği Charles Dickens'ın A Tale of Two Cities adlı romanını bildiğinden hiç kuşkusu yokmuş. Nasıl olsun? Dickens çoğunlukla orta okulda yahut lisede öğretmenlerin öğrencilere zorla okuttuğu [bizim için lise hazırlıktı, kitap Büyük Umutlar'dı ve çok sevmiştim], -muhtemelen bu yüzden itici gelen- yazarlardan biridir. Kitaplarının isimlerini herkes duymuştur, her dizinin, animasyon serisinin ve çizgi romanın [bkz. Batman: Noel] bir defa uyarladığı A Christmas Carol isimli yapıtının bir versiyonunu da mutlak suretle izlemiştir ama pek az kişi kitapçılarda tırım tırım Charles Dickens arar. İşte Chris Nolan da kardeşine verdiği "Elbette okudum," yanıtından hemen sonra anlamış Dickens'ın klasiğinin kapağını bile açmadığını. Kitabı okuyup, kendi senaryo taslağını çıkardığında ise her sahneye A Tale of Two Cities'in sindiğini fark etmiş.

İngiliz yazar Charles Dickens'ın, Fransız devrimini Londra ve Paris şehirleri üzerinden son derece tarafsız bir bakış açısıyla anlattığı A Tale of Two Cities, A Christmas Carol ve Oliver Twist gibi zenginlik-yoksulluk ve sınıf ayrımından söz eder. Kitap "Zamanların en iyisiydi, zamanların en kötüsüydü," cümlesiyle açılış yapar ve ilerleyen satırlarda değineceğimiz epiloguna dek, maddiyatçı Viktorya Çağı'nın sahtekarlığına ve adaletsizliğine vurgu yaparcasına ikiliği elden bırakmaz. Batman Begins'te bizi, ışıltılı gökdelenlerini hayranlıkla seyretmeye aşina olduğumuz Gotham'ın unutulmuş gece kondu mahallelerine konuk ederek ekonomik eşitsizlik ve toplumsal tabakalaşmanın tohumlarını ektikten sonra The Dark Knight'ta aklını yitiren Harvey Dent'ten yapmacık bir idol yaratan Christoper Nolan'ın avuçlarında,  elit güruhun karşısına halkı ayaklandıran öfkeli bir devrimci çıkardığı The Dark Knight Rises'da Dickens'ın temalarının hakkının verilmesi için eşsiz bir malzeme var.

"Üçüncü film ile ilgili başından beri hissettiğim şey; daha önce yapılmamış olanı yapmamız gerektiğiydi. Önceki filmlerin her birinde kötü karakterler Gotham'ı yok etmekle tehdit ettiler, fakat bu filme dek bunu başarabilen çıkmadı. A Tale of Two Cities, bana göre Paris, Fransa'da korku içinde bütünüyle parçalanmış bir medeniyetin en keskin portresidir. İşlerin böylesine vahim bir hale gelebileceğini hayal etmek çok zor."   [Jonathan Nolan, Collider]

A Tale of Two Cities ve The Dark Knight Rises karakterlerini eşleştirelim:

Sydney Carton = Bruce Wayne/Batman
Robespierre = Bane
Madame Defarge = Miranda Tate/Talia
Ne kadar istesem de A Tale of Two Cities'in içerisinde Selina Kyle'a yer bulamadım, ama karakterin Dickens'ın en ünlü işlerinden Oliver Twist'teki Artful Dodger'a olan benzerliğinin dikkat çekici olduğunu düşünüyorum.

A Tale of Two Cities'in kapanışındaki mektuptan bir bölüm, TDKR'ın finalinde kullanıldı ve bana kalırsa filme çok yakıştı.

"Kendimi yerlerine feda ettiğim yaşamları görüyorum; bir daha göremeyeceğim ingiltere'de huzur içinde, müreffeh, mutlu bir yaşam sürecekler. Onu görüyorum, kucağında benim adımı taşıyan çocuğu ile. Babasını görüyorum; yaşlanmış, beli bükülmüş. Bakat sağlıklı, rahat. Hastalarını iyileştiren, onlara huzur veren bir doktor. İyi yürekli yaşlı adamı görüyorum; yıllardır onların dostu adamı görüyorum; yıllardır onların dostu. on yıl boyunca onları sahip olduklarıyla zenginleştirecek ve mükafatına doğru ilerleyecek. 

Onların ve onların soylarından gelecek nesillerin kalplerinde kutsal bir yerim olacağını görüyorum. Onu yaşlı, bugünün yıl dönümlerinde benim için ağlayan bir kadın olarak görüyorum. Onu ve kocasını ömürlerini tamamlamış, son yatakları olan toprağın koynunda yan yana yattıklarını görüyorum. İkisinin de ruhları benim onlara duyduğum kadar bana sevgi duyuyor. 

Onun kucağında yatan ve benim adımı taşıyan çocuğu görüyorum. Bir zamanlar benim yürüdüğüm yollardan yürüyor. Mesleğini hakkıyla, başarıyla yaptığını görüyorum. Adım, onun başarılarıyla parlıyor. O yola sürdüğüm lekeler bir bir silinip gidecek. Onun en adil yargıçların ve şerefli insanların en önünde yer aldığını görüyorum. Altın saçlı bir çocuk görüyorum. Yerine bırakacağı, bugünün çirkinliğinden hiçbir iz taşımayacak bir çocuk. Yumuşak ama titreyen bir sesle benim öykümü anlatacak. 

Bugüne kadar yaptığım en iyi, en iyi iş bu! şimdi gidiyorum; bugüne kadar hiç bulamadığım huzuru bulacağım yere..." 

John Dagget'ın asistanı Phillip Stryver, A Tale of Two Cities'de Sydney Carton'ın arkadaşlarından biriyle aynı soyadı paylaşıyor.

The Dark Knight Rises'ın başından sonuna kadar Bane'in sağ kolu olarak izlediğimiz Barsad, A Tale of Two Cities'de Roger Cly'ın yolunda savaşan bir ajanın adaşı.

Unutmadan... Bane'in meşhur ettiği "The Fire Rises" aynı zamanda A Tale of Two Cities'deki bölümlerden birinin başlığı.

-Rocky 3

The Dark Knight Rises'da Gotham şehrinin Batman ve Bane dışındaki sakinlerini görmezden gelip, senaryonun ana hatlarına odaklanırsanız; Rocky Balboa ve Clubber Lang [A-Takımı’ndaki Mr-T!] mücadelesinin yeni bir çevrimini izliyor gibi hissedeceksiniz. İki film de kahramanın güçlü bir rakibin karşısında aldığı mağlubiyeti takiben gelişen olaylar üzerine kurulu. İki film de baş karakterin sıfıra inip, yeniden doruğa çıkışı arasındaki yolculuğa odaklı. İki film de yenik bir dövüşçünün kazanmasını fanatikçe tüm varlığımızla dilememizi bekliyor bizden. Rocky 3'yi, The Dark Knight Rises'dan ayıran yegane belirgin özelliği; yenilgiye uğrayan Rocky Balbola'nın gururunu kurtarmak için tekrar ayağa kalkmış olmasıydı. Oysa Batman gücünü toplamazsa kaybedecekleri gururdan, itibardan çok da fazla. Ortada tehlikedeki koca bir şehir ve yaşayan on milyon masum insan var!

-Metropolis

"The Dark Knight Rises benim için, bir Fritz Lang filmi yapmaya mümkün olabildiğince yaklaşma girişimiydi."   [Christopher Nolan, Empire]

Sinema tarihinde çok az yapım, Fritz Lang’in 1926 tarihli sessiz filmi Metropolis kadar etkili olmuştur. O nedenle ‘Fritz Lang filmi yapma girişimi’, günümüz Hollywood sinemasının sayılı has yönetmenlerinden olan Nolan’ın bile altında kalabileceği kadar ‘büyük’ bir iddia. Bırakın The Dark Knight Rises’ı, Alien ve 2001: A Space Oddysey gibi başyapıtların bile Metropolis’in bulunduğu sofraya oturmadan önce davetiye göstermesi, ustaların ustasından izin istemesi gerekir. 

İlk uzun metrajlı bilim kurgu filmi olarak kayıtlara geçen Metropolis, distopik bir gelecekte, makineleri çalıştırmakla görevli –insanlıktan çıkarılmış, makineleştirilmiş- yoksul işçilerle, zevk-ü sefa düşkünü zenginlerin/şehirlilerin arasındaki kontrastı arka plana alarak, idealist Joh’u, Joh’un babası ve aynı zamanda şehrin yöneticisi Freder’i ve devrimin çocuklarından Maria’yı anlatır. Joh, günün birinde işçilerinden biri gibi giyinip, halkın arasına karışır ve bakış açısını değiştiren bu deneyimin bir uzantısı olarak Maria’ya aşık olur. Freder ise, halkı bilinçlendirmesinden korktuğu Maria’nın kopyası olan bir robot siparişi verir, böylelikle işçileri dilediğince yönetebilecek ve isyanı önleyebilecektir. Devrim ve sınıf ayrımı gibi A Tale of Two Cities’e ve Doctor Zhivago’ya hiç de yabancı olmayan temalara yer veren Metropolis, hafızalara jilet gibi keskin bir sistem eleştirisi olmasının yanı sıra görünüşü bir örümceği çağrıştıran ve ‘kadının metalaştırılması’ hakkındaki tezlere konu olabilecek Robot-Maria’sıyla kazınmıştır, çünkü bu robot beyaz perdede görünen ilk android’dir.

Metropolis’in ne anlatmak istediği, açılışındaki şu cümlelerden anlaşılabilir: “Planlayan beyin ile inşa eden eller arasında bir arabulucu olmalıdır. Onların arasındaki iletişimi sağlayan kalptir.”

-Dr.Zhivago

Boris Pasternak'in aynı adlı romanından perdeye aktarılan 1965 yapımı beş Akademi ödüllü [en iyi uyarlama senaryo, en iyi sanat yönetimi, en iyi görüntü yönetimi, en iyi şarkı ve en iyi kostüm] Dr. Zhivago, 1917 yılındaki Bolşevik İhtilali sırasında hayat kurtarmayı seçerek kalemini elden bırakmış evli bir şair ve doktor olan Yuri Jivago'nun [Ömer Şerif], kendi sınıfından olmayan tehlikeli bir kadına [Julie Christie] aşık olmasıyla başlayan ve kanlı bir kabusa dönüşen devrimin ortasında darmadağın olan hayatını anlatır. Yasaklı olduğu için 1994 yılına kadar Rusya'da gösterilmeyen filmin yükümlülükleri yüzünden kalbinde yatanı yaşayamayan baş karakteri The Dark Knight Rises'ın Bruce Waye'i için mükemmel bir model.

-A Breakfast At Tiffany's

Dışarıdan baktığınızda, dibine kadar karanlığa batmış The Dark Knight Rises ile, Audrey Hepburn ve George Peppard'ı buluşturan bu cicili bicili romantik komedinin arasında küçücük bir benzerliğin dahi olmadığını düşünebilirsiniz. Yalnız detaylara inerseniz [Truman Capote'nin kitabını okumanızı şiddetle tavsiye ederim…] A Breakfast At Tiffany's'in oldukça trajik bir kadın karaktere [aynı zamanda DC Comics sayfaları ve gümüş ekran için fevkalade bir Selina Kyle prototipine] ev sahipliği yaptığını göreceksiniz.

Hepburn'ün canlandırdığı Holly Golightly, geçmişi sırlarla dolu, yapayalnız bir kadındır. Geçimini New York'un çılgın partilerinde eşlik ettiği paralı erkeklerin cüzdanlarından çıkanlarla sağlar. Şen şakrak görüntüsünün altında, bir yere ait olmaktan ölümüne korkan ve eline geçen her fırsatta hayatına "temiz sayfa" açmak için fırsat kollayan kederli bir kişilik saklayan Holly, hem kitapta hem de filmde isimsiz kedisiyle simgelenmiştir. Tanıdık geldi mi?

Uzun yıllar Catwoman dergisinin kapaklarını çizen sanatçı Adam Hughes, kendi Selina'sını Audrey Hepburn'ü referans alarak oluşturmuştur. Hughes’ın, bitirip editör onayına gönderdikten sonra ‘Hmm, yüzü yeterince Audrey’e benzememiş’ gerekçesiyle bitmiş işleri baştan çizmişliği bile var. The Dark Knight Rises'da Catwoman’a hayat üfleyen Anne Hathaway'in giydiği kostümler, A Breakfast At Tiffany's'deki Holly'nin ve Hepburn’ün çok sevilen filmlerinden Charade’da canlandırdığı Regina Lambert karakterinin giydiği elbiselerinin modern kopyaları olarak tasarlanmıştır.

BÖLÜM III: MONOMYTH

Ra’s Al Ghul: İntikamcı, yalnızca kişisel tatmini için hareket eden insandır. Yok edilebilir, ya da içeri tıkılabilir. Eğer kendini bir insandan üstün bir konuma getirip, bir ideale bağlanırsan ve seni durduramazlarsa, o zaman sen bambaşka bir şey olursun.

Bruce Wayne: Yani?
Ra’s Al Ghul: Bir efsane, Bay Wayne.

Monomyth, veya daha yaygın kullanılan adıyla The Hero's Journey [Kahramanın Yolculuğu], Amerikalı yazar ve mitoloji uzmanı Joseph Campbell'ın The Hero with a Thousand Faces, The Power of Myth ve The Inner Reaches of Outer Space eserlerinde incelediği, binlerce yıllık kollektif bilince ait bir anlatım şablonudur. Carl Jung'ın 'Arketipsel Yolculuk'u, Budizm'deki ‘Sekiz Aşamalı Yol' ve Tassavvuf'taki 'Birlik Yolu' düşünüldüğünde bireyin dönüşüm geçirmesi söz konusu olduğunda hep ‘yolculuk’ metaforunun kullanıldığı göze çarpmaktadır. Benzer şekilde Monomyth , ister 1980'lerin Sibirya'sında, ister 12. yüzyıl Roma'sında yaşamış olun rastlamanızın kaçınılmaz olduğu düşünsel ögelerin, kutsal metinlerin, masalların, efsanelerin, halk hikayelerinin ve hatta rüyaların öznesi olan 'çıktığı dışsal yolculuğun sonunda içsel dönüşüm geçiren arketipsel erkek kahraman'ın evrensel yapılarını bir kesişim kümesinde toplar. Nesilden nesle aktarılan bu mitlerde isimler elbette ki yerellik gösterir, imgeler değişebilir, olayların meydana geliş sırasında düzensizlikler gözlemlenebilir, fakat ana hatlar daima sabit kalır. Campbell'ın Departure [Yola Çıkış], Descent [Erginleşme/Yükselme] ve Return [Geri Dönüş] şeklinde üç perdeye böldüğü bu yapıyı Gilgamış Destanı'ndan, Lord of The Rings'e, İncil'den Star Wars'a, The Wizard of Oz'dan Odysseia’ya sayısız yazında bulmak mümkündür.

Joseph Campbell’dan aldığı şablonu, sinema ve tiyatro diline uyarlayan senarist Christopher Vogler, The Writer’s Journey: Mythic Structure For Writers adlı kitabında, kahramanın yolculuğunun beyaz perdeye aktarımını pratik bir forma sokan bir iskelet oluşturmuştur. 

Bu bölümde, Christopher Nolan’ın Kara Şövalye üçlemesini Monomyth modeline yerleştirerek, The Dark Knight Rises’ın muhtevasıyla ilgili kafa karıştıran noktalara açıklık getirmeye çalışacağız. Bu metotla ‘Batman neden iki kez geri döndü?’ ya da ‘Batman’in Riddler, Penguin, Mister Freeze, Mad Hatter gibi düşmanları yedek kulübesinde pineklerken neden Bane?’ şeklindeki soruların ve şikayetlerin yersiz olduğunu, Bruce Wayne’in Batman Begins’de çıktığı ‘kahramanın yolculuğu’nun, Jung öğretilerine, Campbell’ın çizdiği yol haritasına ve Vogler’ın iskeletine birebir uyumlu bir finalle noktalandığını göreceğiz. 

Kemerlerinizi bağlayın, yolumuz uzun ve engebeli!

Öncelikle Vogler’ın arketiplerini inceleyelim. Arketipler, izleyicinin bilinçaltına yerleşmiş kalıpları açığa çıkartıp, karakterlerin oyundaki işlevlerinin ön tanımını yaparak anlatımı kolaylaştırırlar. Basitleştirecek olursak, arketipleri karakterlerin taktıkları ve hikayenin ilerleyişine göre yenileriyle değiştirilebilen ‘maskeler’ olarak da düşünebilirsiniz. Örneğin, Obi Wan Kenobi Star Wars orijinal üçlemede ‘Mentor – Akıl Hocası’ maskesi taşır, fakat sonunda Luke Skywalker’ı kurtarmak için yaptığı fedakârlıkla ‘Hero - Kahraman’ maskesine bürünür. Vogler, modern sinemada kullanılan yedi arketip olduğunu savunmaktadır: 

Hero – Kahraman   [Görevi: Hizmet etmek ve feda etmek]
Mentor – Akıl Hocası  [Görevi: Yol göstermek]
Treshold Guardian – Eşik Bekçisi  [Görevi: Sınamak]
Herald – Haberci  [Görevi: Uyarmak ve meydan okumak]
Shapeshifter – Şekil Değiştiren  [Görevi: Aldatmak]
The Shadow – Gölge  [Görevi: Yok etmek]
Trickster – Hileci  [Görevi: Düzeni bozmak]

HERO – KAHRAMAN [BB: Bruce Wayne, TDK: Bruce Wayne, Harvey Dent, Jim Gordon TDKR: Bruce Wayne, John Blake]

“Küçük bir çocuk, anne ve babasının öldürülmesini izlemek zorunda bırakılır ve o an çocukluğunu feda ederek bir yemin eder. Bu öyle bir yemindir ki, uğurunda ömrünün sonuna kadar cehennem azabı çekmesi bile gerekse suçu işleyen katili –ve tüm suçluları- yakalamadan asla bozulmayacaktır… Bütün dünyanın Batman’i anlayabilmesinin özünde yatan şey budur: Bir insanı motive eden, uçurumun kenarına iten,  yarasa maskesi takmak zorunda bırakan bu bağlılığı, inançsızlığımızı askıya alarak Bruce Wayne’e koşulsuz güvenmemizi ve yolculuğunda onun yanında yürümemizi sağlar.”

-Michael Uslan, Uygulayıcı Yapımcı, The Dark Knight Trilogy

Baş karakter ya da merkezi karakter olan kahramanın/maceracının birincil amacı, ‘Sıradan Dünya’dan [Joseph Campbell’a göre, kahramanın güven içinde yaşadığı evi] kopmak, ‘Yolculuk’ için hizmet etmek suretiyle kendini feda etmek ve soruna kafa tutarak sıradan dünyanın bozulmuş dengesini eski haline döndürmektir. ‘Kahramanın Yolculuğu’, Lord of The Rings’deki Frodo’nun çıktığı gibi gerçek bir gezi olabileceği gibi, zorlu bir yarışmayı kazanmak, mesleğinde hayal ettiği pozisyona yükselmek, bir hastalığı yenmek ya da aşkı bulmak gibi kişisel gelişim de olabilmektedir. Kahramanlar, aynı zamanda kendinden güçsüz olanları korumak ve dünyayı kurtarmak için dışarıdan gelen macera davetine kulak vermelidir. Bu tip kahramanların, başkalarının iyiliği için kendilerini kurban etmeyi öğrenmesi gerekmektedir. 

Catwoman: Artık bu insanlara borçlu değilsin. Onlara verebileceğin her şeyi verdin.
Batman: Henüz değil. ‘Her şeyi’ vermedim.

Yolculuğu çoğu zaman kahramanın gözlerinden deneyimliyor olmamız sebebiyle, baş karakter izleyicinin hiç sıkıntı çekmeden yakınlık kurabileceği özelliklerle donatılmaktadır. Üstünlükleri, zayıflıkları, problemleri, hırsları, takıntıları, hataları, korkuları ve tutkularıyla pozitif ve negatif yönleri dengede olan bir tipleme oluşturulur. Myth & Movies: Discovering the Mythic Structure of 50 Unforgettable Films kitabının yazarı Stuart Voytilla, toplumsal kurallardan bağımsız hareket eden ve sistemi yok sayan anti-kahramanların [Wolverine, Punisher, Anakin Skywalker vs. ] seyirci tarafından daha kolay benimsendiğini iddia etmiştir.

Kahraman, yolculuk sırasında gelişir ve kendisi hakkında çok şey öğrenir. Kimi zaman gönülsüz [ “Dışarıda bana göre bir şey yok.” – Bruce Wayne, TDKR] de olsa, bahaneler de üretse, hatta etrafında gelişen olaylar nedeniyle tepki vermek zorunda kaldığı için yola çıkmış dahi olsa, maceranın sonunda mutlaka başarmaya odaklı, aktif bir güce dönüşecektir.

MENTOR – AKIL HOCASI  [BB: Ra’s Al Ghul, TDK: Alfred Pennyworth, TDKR: -John Blake için- Bruce Wayne]

Zaruri bir arketip olan akıl hocası, kahramana motivasyon sağlamak, eğitim vermek, bilgisi ve olgunluğuyla onun şüphelerinden ve korkularından arınıp yolculuğa çıkmadan önce aydınlanmasını sağlamakla yükümlüdür. Akıl hocası, genellikle yolculuğa bizzat çıkmış ve genç maceracıya ‘Sen giderken, ben dönüyordum,’ diyebilecek tecrübeye sahip bir karakter olur. Akıl hocası,  öğrencisinin davasına bağlılığını ispatlaması halinde ona sihirli güçleri olan armağanlar verebilir.

TRESHOLD GUARDIAN – EŞİK BEKÇİSİ  [BB: League of Shadows, TDKR: Lazarus Çukuru]

Eşik Bekçisi, Özel Dünya’yı [kahramanın macera yaşayacağı yer] ve bu dünyaya dair sırları kahramandan koruma görevi taşır. Kahraman, her ne pahasına olursa olsun eşik bekçisini atlatmak zorundadır. Maceraya açılan eşikten geçebilmek adına bekçiyi yok sayabilir, kandırabilir, alt edebilir ya da onunla dost olabilir.

Eşik bekçisi, her zaman bir kişi olarak karşımıza çıkmaz, bazı anlatılarda gizli bir geçit, kilitli bir kapı, Herakles’in yer altı dünyasına indiği sırada gördüğü Cerberus gibi bir yaratık ya da deprem, hortum gibi doğal afet görünümünde kendisine yer bulabilir. 

HERALD – HABERCİ  [BB: Carmine Falcone, TDKR: Selina Kyle]

“Yaklaşan bir fırtına var, Bay Wayne.”  -Selina Kyle, TDKR

Herald - Haberci, kahramana değişimin, tehlikenin ve üstesinden gelmesi gereken zorlukların duyurusunu yapan maskedir. Bu karakter, Matrix’de Trinity’nin Neo’yu bulması örneğinde görebileceğiniz gibi sıklıkla hikayenin başında ortaya çıkar, bazen de Buffy The Vampire Slayer’ın Welcome to Hellmouth bölümünde olduğu gibi kahramana rüyasında zuhur eder.

SHAPESHIFTER – ŞEKİL DEĞİŞTİREN  [BB: Henri Ducard/Ra’s Al Ghul, TDK: Harvey Dent/Two Face, TDKR: Miranda Tate/Talia Al Ghul, Selina Kyle/Catwoman]

“Ya bir kahraman olarak ölürsün, ya da kötü adama dönüşümünü seyredecek kadar uzun yaşarsın.”  -Harvey Dent, TDK

“Ra’s Al Ghul’un çocuğu o [Bane] değil. Benim.”  -Talia Al Ghul, TDKR

Serinin tüm filmlerinde yoğun bir şekilde hissedilen varlığının rüzgarını arkamıza alarak, Christopher Nolan’ın en sevdiği arketip olduğunu söylememizin isabetli olacağı Shapeshifter – Şekil Değiştiren, gizli ajandası olan ve kahramanı yanıltma görevi taşıyan tiplemedir. Shapeshifter maskesi takan karakter, kahramanı ve seyirciyi kuşkuya düşürür.  Bu kişinin güvenebileceğimiz bir dost mu, yoksa tez vakitte kurtulmamız gereken bir düşman mı olduğuna bir türlü karar veremeyiz. Popüler sinemada, çoğunlukla kötü bir ilk izlenim bırakan [Terminator II] ve kadınlara verilen [Catwoman] bu arketip, Kara Şövalye üçlemesinde bizi melek gibi olduklarına ikna ettikten sonra gerçek yüzlerini gösteren Henri Ducard, Harvey Dent ve Miranda Tate karakterlerinde vücut buldu.

THE SHADOW – GÖLGE  [BB: Yarasa fobisi, TDKR: Bane]

“Ben Gotham’ın kıyametiyim.”  -Bane, TDKR

The Shadow – Gölge, karanlık arzularımızı, gün ışığına çıkmayı bekleyen yeteneklerimizi, fobilerimizi ve reddedilmiş vasıflarımızı temsil eder. Söz konusu arketip maceracının aynadaki aksi olduğundan, ortaya çıkardığı özellikler Trajik Kahraman veya Yalnız Kahraman için olumlu da olabilmektedir. Fantazi ve bilim kurgu edebiyatında/sinemasında kötü karakterler/düşmanlar ekseriyetle bu maskeyi takarlar. Star Wars’da Darth Vader’ı ele geçiren Dark Side, Spider-Man: The Black Costume Saga’da Symbiote/Venom ve Iron Man’in Demon In The Bottle isimli macerasında Tony Stark’ın alkolizmi Gölge’nin ilk akla gelen örneklerindendir. 

TRICKSTER – HİLECİ  [TDK: Joker]

“Hadi şu yüze bir gülücük konduralım!”   -Joker, TDK

Trickster – Hileci, mevcut düzeni darmadağın edip, Sıradan Dünya’yı kaosun kol gezdiği bir curcunaya çevirmekten zevk alan kanun tanımaz karakterdir. Western filmlerinde ve komedilerde sidekick’lere [Notting Hill’deki Spike’ı hatırladınız mı?] giydirilen bu maske, içinde bulundukları durumun absürdlüğünü dile getirmekte bir sakınca görmeyen, espri anlayışı kuvvetli karakterler tarafından takılır ve dramlarda duygu yoğunluğundan bunalan seyircinin rahat nefes almasını sağlar.

Arketiplerle tanıştığımıza göre, artık Kahramanın Yolculuğu’ndaki sahnelere geçebiliriz.



1.Perde Yola Çıkış [Sahne 1: Sıradan Dünya, Sahne 2: Maceraya Çağrı, Sahne 3: Çağrının Reddi, Sahne 4: Akıl Hocasıyla Tanışma, Sahne 5: Eşikten Geçiş/Balinanın Karnı]
2.Perde Yükseliş/Erginleşme [Sahne 1: Sınavlar Yolu/Sınavlar, Dostlar, Düşmanlar, Sahne 2: Mağaraya Yaklaşma, Sahne 3: Ateşten Gömlek, Sahne 4: Ödül]
3.Perde Geri Dönüş [Sahne 1: Dönüş Yolu, Sahne 2: Diriliş, Sahne 3: İksirle Dönüş]

1.PERDE YOLA ÇIKIŞ

SAHNE 1: SIRADAN DÜNYA

Sıradan Dünya, kahramanı tanımamız ve onunla özdeşleşebilmemiz için gereken ne varsa önümüze seren sahnedir. Protagonist [baş karakter] ve yaşadığı şehir/ülke/gezegen/galaksi tüm çıplaklığıyla tanıtılır. Kahraman huzursuz, mutsuz ve başına geleceklerden habersizdir. Sam Raimi’nin ilk Spider-Man [2002] filminde, Peter Parker’ın genetiği değiştirilmiş örümceğin ısırığından önce lisede başından geçen tüm nahoş olaylar, izleyicinin beş dakikadır tanıdığı bir genci sanki kırk yıllık bir dost gibi sahiplenmesine yol açacak şekilde kurgulanmıştır ve Sıradan Dünya’nın sinema tarihindeki en esaslı kullanımlarından biridir.

“Adalet uyumla ilgilidir, intikam ise sadece kendini iyi hissettirir.”  -Rachel Dawes, BB

Batman Begins, yetişkin Bruce Wayne ile suç örgütlerinin kontrolündeki Gotham şehrinin batağa sürüklenişini birbirine paralel eş zamanlı iki anlatı olarak ele alır. Gotham, bir zamanlar Thomas ve Martha Wayne çiftinin katkılarıyla yüksek refah seviyesine ulaşmışken, bu iki umut simgesinin cinayete kurban gitmesiyle yoksulluğun, suçun ve yozlaşmanın merkezi haline gelmiştir. Anne ve babasından kalan manevi mirasın altında ezilen ve onların ölümünden kendini sorumlu tutan [Wayne’lerin tiyatrodan çıkıp Joe Chill’in hedefi haline gelmelerinin sebebi küçük Bruce’un sahnedeki yarasa kostümlü bir aktörden korkması ne de olsa…] Bruce, ‘sağ kalma suçluluğu’ndan kurtulmak ve iç huzuru bulabilmek için acizce bir yönteme başvurur: Çocukluğunu çalan adamdan intikam alacaktır. Davasının görüleceği gün Chill’i öldürmeye karar verir ve işe koyulur, ancak tam tetiği çekecekken bir başkası ondan önce davranır. Bruce, bu gerçekleştiremediği planını çocukluk arkadaşı Rachel Dawes ile paylaştığında ne kadar zavallı bir vaziyette olduğunu fark eder.

Bruce: Onca yıl onu öldürmek istedim. Artık öldüremeyeceğim.
Rachel: Baban yaşasaydı, senden utanırdı.

SAHNE 2: MACERAYA ÇAĞRI

Maceraya Çağrı sahnesinde, toprağının her karışını ezbere bildiği Sıradan Dünya’da edilgen bir mevcudiyete sahip olan kahramanın kabuğunu kırmasını sağlayacak bir eylem gerçekleşir. Haberci’nin getirdiği bir mesaj, ölen bir yakının son sözleri, aniden omuzlara çöken bir sorumluluk ya da olağandışı bir tecrübe bir anda tüm dengeleri sarsar.  Örnekleyelim: Shakespeare’in Hamlet’inde, babasının hayaleti Danimarka Prensi Hamlet’e görünerek katilinin Cladius olduğunu söyler ve oğlundan öç almasını ister.

Bruce, Gotham’ın iliğini kurutan Carmine Falcone’nin karşısına çıkma cesareti gösterir, ama ne yazık ki bu atağı fillerin tepindiği toprağın üstündeki çimenden farkı olmadığı gerçeğini yüzüne tokat gibi çarpmaktan başka bir işe yaramaz.

Bruce: Buraya sana teşekkür etmeye gelmedim. Gotham’daki herkesin senden korkmadığını göstermeye geldim.

Falcone: Sadece beni tanıyanlar benden korkar, evlat. Etrafına balk. İki encümen var… Bir sendika yetkilisi… Birkaç mesai dışı polis… Ve bir yargıç… Şu anda onların önünde kafanı uçurmaktan çekinmem. İşte bu gücü satın alamazsın. Bu, korkunun gücüdür.

Bruce: Senden korkmuyorum.

Falcone: Kaybedecek bir şeyin yok sanıyorsun. Ama yeterince düşünmedin. Savcılıktaki kız arkadaşın var. O yaşlı uşağını düşünmedin. Senin dünyana ait insanların kaybedecek çok şeyi var. Annen ve baban vurulduğu için hayatın kötü yönlerini bildiğini sanıyorsun ama yanılıyorsun. Çaresizliği hiç tatmadın. Sen Bruce Wayne’sin. Gotham’ın prensi. Adını bilmeyen birini bulmak için çok uzaklara gitmen gerekir.

SAHNE 3: ÇAĞRININ REDDİ

Çağrıyı alan kahraman, genellikle tam da harekete geçmesini beklediğiniz anda duraksar, korkuları ve güvensizlikleriyle başa çıkamayacağı sanrısıyla başladığı yere geri döner. Özne bir anda olumlu eylem gücünü yitirmiş ve kurtarılacak bir kurban olmuştur. 

Psikanaliz yazınında bu tip kötümser örneklere sıkça rastlanır. Joseph Campbell bu fenomenin temsil ettiği şeyin çocukluk egosunun, duygusal ilişkiler ve idealler alanıyla birlikte bir kenara kaldırılmasıyla yaşanan bir yetersizlik olduğunu öne sürmüştür. Kişi, çocukluğun duvarları içinde hapis kalmıştır: Baba ve anne eşik muhafızları olarak durur ve bazı cezalardan [Sigmund Freud: kastrasyon kompleksi] korkan çekingen ruh, kapıdan geçmeyi ve dış dünyaya doğmayı başaramaz.

Carmine Falcone’nin sözlerinin etkisiyle şevki kırılan ve kendini değersiz hisseden Bruce Wayne, en az babasının katilini öldürme girişiminde bulunduğu günkü kadar kayıp bir ruh hali içerisinde hapishaneye düşer. Suça karşı eli kolu bağlıdır, burada tek yapabildiği dört duvar arasına kapatılmış mahkumlarla kavga ederek rahatlamak, çektiği azabı kendini uyuşturarak unutmaktır.

Çağrının reddi evresi, hemen her zaman Akıl Hocası’nın gelişiyle sona erer.

Henri Ducard/Ra’s Al Ghul: Dünya Bruce Wayne gibi birinin kaybolamayacağı kadar küçük.

SAHNE 4: AKIL HOCASIYLA TANIŞMA

Ra’s Al Ghul: Babandan güçlüsün.
Bruce: Babamı tanımıyordun.
Ra’s Al Ghul: Seni sürükleyen öfkeyi tanıyorum. O inanılmaz öfke… Acını öyle bir boğar ki, sonunda sevdiklerinin anısı damarlarında zehre dönüşür. Ve günün birinde, bu acıları hiç yaşamamış olmak adına, sevdiğin kişinin hiç var olmamış olmasını dilersin.

Kahraman, ‘Özel Dünya’ya gözleri bağlı bir şekilde balıklama dalmaz, kendisine yol gösterecek bir akıl hocasından yardım alır. Akıl Hocası, kahramanı eğitime tabi tutar, ona bilgelik aşılar ve yolculuk sırasında işe yarayabilecek özel eşyaları, tılsımları, silahları temin eder.

Campbell’ın The Hero With A Thousand Faces’de ‘Doğaüstü Yardımcı’ olarak tanımladığı Akıl Hocası [DC Comics çizgi romanlarında yüzlerce yıl yaşamış olan ‘doğaüstü’ ve ‘yarı-ölümsüz’ karakter Ra’s Al Ghul’un üçlemede bu role layık görülmesi rastlantı değildir.] erkek figürüyle betimlenir. Peri kültüründe ormanda yaşayan kesiş, çoban veya demirci olarak yer alan Akıl Hocası daha yüksek mitolojilerde ise hekim, rehber, öğretmen, kayıkçı ya da ruhları dünyaya aktaran kişi olarak geliştirilmiştir. Eski Yunan mitlerinde bu Hermes-Merkür’dür; Mısır’da Thoth’tur; Hristiyanlıkta Kutsal Ruh’tur. Goethe, Faust’ta rehberini Mefistoteles olarak sunar ve Merkür’e ait figürün tehlikeli tarafını öne çıkarır; çünkü masum ruhu sınav alanına sürükleyen odur.

 “Doğu yamaçlarında yetişen nadir bir mavi çiçek var. Onlardan birini koparıp, dağın zirvesine kadar çıkabilirseniz, en başta aradığınızı orada bulursunuz belki.”  -Ra’s Al Ghul, BB

Yukarıdaki alıntıyı, Gılgamış Destanı’nda tanrıçalar İştal ve Bel’in başlattığı Tufan’dan sağ çıkan tek insan olan ve ‘ölümsüzlüğün sırrını keşfeden’ bilge Utnapiştim’in sözleriyle karşılaştıralım:

“Gılgamış sana bir sır vereceğim,
Ve sana bilgi vereceğim:
Bu bitki tarlada bir yabani çalı gibidir.
Güle benzer, dikeni etini parçalar,
Ama o bitkiye el değdirirsen,
Vatanına döneceksin.”

Nasıl, ufaktan bir motif görmeye başladık, değil mi? 

SAHNE 5: EŞİKTEN GEÇİŞ

Bu aşamada, maceracının görevine olan bağlılığına inanmaya başlarız. Kahraman, Sıradan Dünya’yı Özel Dünya’dan ayıran kapıdan içeri girmeye artık bütünüyle hazırdır. Yalnız, kahramanın büyülü eşikten geçmesi için, korkularıyla yüzleşme cesaretini kendinde bulması ya da Akıl Hocası’nın koyacağı bir testi aşması yetmez, karşısına çıkan güçlükle başa çıkabilmesi  insanüstü bir gayret göstermesini gerektirir. Eşikten Geçiş’e örnek olarak, Beauty and The Beast’te Belle’in, babasının özgürlüğünün karşılığında kendisini öne sürmesi veya Ordinary People’da Conrad’ın bir terapistle görüşme kararı alması gösterilebilir.

Joseph Campbell, ‘şekilsiz bir canavar’a yem olan İrlandalı halk kahramanı Fionn mac Cumhaill’den, Bir kurdun midesine inen Kırmızı Başlıklı Kız’dan ve Kronos’un yuttuğu  Yunan tanrılarından yola çıkarak, Eşikten Geçiş’in hemen sonrasındaki evreyi ‘Balinanın Karnı’ olarak isimlendirmiştir. Dünyanın her yerinde rahim imgesi olan balina karnı, kendini yok edip, başka bir varlık olarak yeniden bedenlenmeyi sembolize eder.

“Yunan mitolojisinde, Zeus’un oğlu yarı tanrı Herakles [Hercules, Herkül], Amazon kraliçesi Hippolyta’nın kemeriyle eve dönerken Trio’da konakladığı sırada, denizler tanrısı Poseidon’un gönderdiği bir canavarın şehre saldırdığını gördü. Yaratık kıyıya çıkmış, çevredeki insanları avlıyordu. Kralın kızı olan güzel Hesoine, babası tarafından kayalara kurban olarak bağlanmıştı ve büyük kahraman, onu bir bedel karşılığında kurtarmayı kabul etti. Bu arada canavar sudan çıktı ve her şeyi yutan devasa ağzını açtı. Herakles, canavarın boğazına daldı, karnını keserek dışarı çıkarttı ve canavarı öldürüp cesedini orada bıraktı.”  [Trioa and Troad – Günter A. Wagner, Ernst Pernicka, Hans-Peter Uepermann, Kahramanın Sonsuz Yolculuğu - Joseph Campbell]

Ra’s Al Ghul: Gölgeler Birliği’nin bir üyesi olmaya hazırsın. Ama önce adalete olan bağlılığını göstermelisin.
Bruce: Hayır. Ben cellat değilim.
Ra’s Al Ghul: Merhametin, düşmanlarında olmayan bir özellik.
Bruce: Bu yüzden çok önemli. Bizi onlardan ayıran şey bu.

Henri Ducard/Ra’s Al Ghul, Bruce Wayne’i kanatlarının altına alır ve ona bildiği dövüş sanatlarını öğretir. Aradan zaman geçer,  mükemmel bir öğrenci olan Bruce’un Ducard/Al Ghul’un yönetimindeki Gölgeler Birliği’ne üye olmasının önünde artık hiçbir engel kalmamıştır. Eğitim sürecinin sonunda Ducard, final sınavı olarak müridinden,  komşusunun toprağına göz diken bir hırsızı öldürmesini isteyince  Bruce bir ikilemle baş başa kalır. Ahlaki kodunda suçu her ne olursa olsun kasten insan öldürmek bulunmayan Bruce, Gölgeler Birliği’nin tapınağını kendisi de içerideyken ateşe verir [deniz canavarının midesine inip onu kılıçla öldüren Herakles gibi] ve ‘Özel Dünya’ya, yani Gotham’a döner.  Böylece, maceracı beş sahneden oluşan ilk perdeyi tamamlamış olur.

2. PERDE – YÜKSELİŞ/ERGİNLEŞME

SAHNE 1: SINAVLAR YOLU/SINAVLAR, DOSTLAR, DÜŞMANLAR

Eşikten geçen kahraman sınavlarla yüzleşir, dostlar edinir, düşmanlarla çarpışır ve Özel Dünya’nın kurallarına vakıf olur. Bu bölüm, kahraman için olduğu kadar izleyici için de son derece önemlidir, çünkü ayak bastığımız, gelecekteki hayal ürünü bir toplumun yaşam alanı da, büyük bir aşkın getirdiği duygu dünyası da olsa bu bizim ‘Testler Sahnesi’ine, bu sahnenin koşullarına ve kahraman için oluşturduğu tezatlıklara ilk bakışımızdır. Şunu da eklemek gerekir ki; bu sahne çoğunlukla seyircilerin izlemekten en çok keyif aldıkları sahne olmuştur.

Maceracı, bu noktada Doğaüstü Yardımcı’nın tılsımları ve özel araçlarından [Ra’s Al Ghul’un ‘aldatma’ ve ‘teatrallik’ ile iligili öğütleri üzerine Batman altbenliğini yaratması  ve kostümünü yaparken Gölgeler Birliği üyelerinin giydikleri zırhlardaki bazı parçalardan esinlenmesi gibi] yararlanır, güveneceği insanları [Bruce Wayne için Lucius Fox] belirler, ittifaklar [Batman için Komiser Jim Gordon] kurar, yanına bir Sidekick alır veya bir çeşit ‘Kahramanlar Takımı’ toplar . Düşmanlar [Ra’s Al Ghul, Jonathan Crane, Joker] ortaya çıkar, kahramanın hedefine ulaşmasını önlemek isteyen kişiler yüzlerini gösterirler. Maceracı yakınlarında, başından ne geçerse geçsin onu destekleyecek ve koruyacak bir güç olduğunu [Alfred Pennyworth] ilk kez burada fark eder.

Sınavlar, Dostlar Düşmanlar sahnesinde kahraman onu bekleyen daha büyük sıkıntılar için hazırlanmalı, kabiliyetini ölçüp kendi sınırlarını öğrenmeli, gerekirse Akıl Hocası’ndan yardım almalıdır.

Bruce Wayne’in Batman Begins’te Gotham’a dönmesinden başlayıp, The Dark Knight’ta Joker ile ilk karşılaşmasına kadar yaşadığı tüm olayları, Sınavlar Yolu kapsamında değerlendirmek mümkündür.

Vogler’ın hazırladığı modelde yer almasa da, Campbell sınavlar yolundaki engeller aşıldığında karşılaşılan bir tanrıça [Evrensel Anne] veya Baştan Çıkarıcı Kadın [Seductress/Temptress] figüründen söz eder. İnanılmaz badireler atlatan kahraman için büyük ödül bir kadınla yapacağı evliliktir. Ne var ki, bu imge her zaman iyi kalpli değildir; çünkü “kötü anne” de –saldırgan fantezilerin yönetildiği ve karşı saldırılarından ürkülen, burada olmayan, ulaşılamaz anne; engelleyici, yasaklayıcı, cezalandıran anne; uzaklaşmaya çalışan büyüyen çocuğu kendinde tutan anne ve varlığı tehlikeli arzu için bir tuzak olan [kastrasyon kompleksi], arzulanan fakat yasak olan anne [Oedipus kompleksi]- yetişkin çocukluk anılarının toprağında varlığını sürdürür. Bruce Wayne’i görevinden alıkoymaya çalışan Rachel Dawes, bu motifi her hücresinde taşır.

Rachel: [Bruce’un yüzüne dokunarak] Senin masken “bu”. Gerçek yüzün suçluları korkutmak için kullandığın yüz. Benim sevdiğim adam –yokolan adam- hiç geri gelmedi. Belki hala orada, bir yerlerde. Belki günün birinde Gotham Batman’e ihtiyaç duymadığında, onu tekrar görebileceğim.  -BB

Rachel Dawes, The Dark Knight’ta emeline ulaşmaya çok yaklaşır, üstelik seçimini Harvey Dent’ten yana yapmıştır.

Bruce: Hatırlar mısın, bir defasında bana Gotham’ın Batman’e ihtiyaç duymayacağı bir günden bahsetmiştin. O gün çok yakın.
Rachel: Bruce, benden beklememi isteyemezsin.
Bruce: Şu anda. Oluyor. Harvey o kahraman. Şehirdeki suçluların yarısını içeriye tıktı, üstelik bunu yaparken maske takmaya gerek bile duymadı. Gotham’a yüzü olan bir kahraman gerekli.

SAHNE 2: MAĞARAYA YAKLAŞMA

Kahramanı yolculuğun kalbine ya da ona ateşten gömleği giydirecek olaylar silsilesinin başlangıcına götürecek olan kısım ‘Mağaraya Yaklaşma’ olarak adlandırılır. Joss Whedon’ın Buffy The Vampire Slayer’da birkaç kez [3. Sezon: The Prom, 5. Sezon: The Gift, 7. Sezon: End of Days] kullandığı bu evrede haritalar incelenir, saldırı planları yapılır, keşif uçuşları gerçekleştirilir. Hikayenin gözle görülür derecede yavaşladığı bu bölümde, kahraman en büyük korkusuyla yüzleşmeden önce son kez eğlenebilir, sevdikleriyle vakit geçirebilir [İsa’nın son akşam yemeği], kısa bir mola verebilir, ya da bir daha göremeyeceğini düşündüğü insanlarla vedalaşabilir. [bkz. The Dark Knight’ta Bruce ve Rachel’ın beraber geçirdiği son gece]

Romantik komedi türündeki filmlerde bu yapı, çiftin evlilik sorusuyla karşı karşıya kalması şeklinde kendini gösterir. 

SAHNE 3: ATEŞTEN GÖMLEK

Homeros’un Odysseia destanında, başından sayısız serüven geçen Odysseus, uzun bir uykunun arından kendini İthake’de, kumların üzerinde bulur. Karşısında beliren tanrıça Athena, ona Penelope ile evlenmek isteyenler olduğunu söyler, Sparta’ya gidip, yardım edeceğini bildiği Telemachos’u getirir ve sonra da Odysseus’u yaşlı bir dilenci kılığına sokar.

Yorgun kahraman, Penelope’ye giderek kimliğini açık etmeden Odysseus’un geri dönüş yolunda olduğu haberini verir, fakat Penelope karşısındaki bu dilenci görünümlü ihtiyara kulak asmadığı gibi, beklemekten sıkıldığı için talipleri arasında bir yarışma düzenler; her kim Odysseus’un büyük yayını germeyi başaracak olursa Penelope onunla evlenecektir.

Bütün talipler yarışır ancak her biri başarısız olur, ta ki yaşlı dilenci de şansını deneyene kadar! Yarışmayı kazanan Odysseus, üzerindeki yırtık elbiseleri çıkarıp gerçek kimliğini açıklar ve Telemachos ile birlikte yarışmaya katılan tüm adayları tek tek öldüreceği büyük bir katliamı başlatır.

Odysseia örneğinde görülebileceği gibi, ‘Ateşten Gömlek’, kahramanın en büyük korkularıyla, ezeli düşmanlarıyla ve çoğu zaman da ölümün ta kendisiyle karşı karşıya geldiği bölümdür. Bütünüyle görevine adanmış olan kahraman, kurtulmasının imkansız olduğu tuzaklardan sağ çıkar, canavarlarla savaşır, ölüme yaklaşır ve kazanmak için ahlaki olup olmadığı tartışılabilecek yöntemlere [barışı sağlamak ve aşkına kavuşmak uğruna İthake’deki bütün soylu erkekleri öldürmek gibi] başvurur.

Alfred: Dayanın, Efendi Wayne. Bunun için sizden nefret edecekler ama Batman’in gerçek amacı bu. O dışlanabilir. Kimsenin yapamayacağı seçimleri yapabilir. Doğru seçimleri.

The Dark Knight’ın finalinde Bruce Wayne, sevdiği kadını kurtarmayı başaramaz ve Joker’in, Bölge Savcısı ‘Beyaz Şövalye’ Harvey Dent’ten gözü dönmüş bir katil yaratmasını önleyemez. Çarpık zamanlarda patlak veren bu savaşı düzgün insanlar kaybetmiş, kaosun elçisi bileğinin hakkıyla kazanmıştır. Gotham sakinlerinin yaşananları öğrenmeleri halinde, şehir hiç kuşkusuz temelden sarsılacaktır. Buna izin vermek istemeyen Bruce Wayne, ateşten gömleği giyerek Dent’in suçlarını üstlenir, masum çocukları öldürme girişiminde bulunan bu deliyi yüceltir ve -dilenci gibi göründüğü için dışlanan Odysseus gibi- Batman’i toplumun kabul etmeyeceği bir günah keçisine dönüştürerek kayıplara karışır.

Ne dersiniz, The Dark Knight’ın trajik kahramanı Harvey Dent’in vücudunu ve giysilerinin yarısını alevler içerisinde görmemiz de Ateşten Gömlek’e yapılmış muzırca bir gönderme olabilir mi? Gömleğin diğer yarısı –mecazi olanı (:- Batman’de elbette! Not so subtle, eh? 

SAHNE 4: ÖDÜL

Kahraman dinlenmeksizin savaşmış, ölümlerden dönmüş, en büyük korkusunu yenmiş, alev saçan ejderhayı avlamış ve sonunda istediği ödüle kavuşmuştur. Kahramanın ödülü sihirli bir kılıç, bir iksir, bilgelik, hazine, mevki, güç ya da sevdiği kişiyle barışması şeklinde olabilir. Elde ettiği her ne olursa olsun, maceracı başarısını kutlamaya hak kazanmıştır.

Kahraman ödülü kendi gayretiyle almış ya da başka çaresi olmadığı için onu çalmış olabilmektedir. Ödülün çalınması durumunda, başından çok sayıda zorlu sınav geçmiş olan yorgun kahraman hırsızlığını haklı çıkaracak gerekçeler arayıp bulsa da, önünde sonunda yaptıklarının sonuçlarıyla yüzleşmek zorunda kalacaktır. 

Odysseia’da savaşarak kazanılan zafer maceranın sonunu getirirken, çalınmış veya bir çeşit dalavereyle elde edilmiş ödül her zaman maceracıyı, Gölge ile mücadele edeceği Üçüncü Perde’ye taşıyacaktır. Evet, aynı Gotham’ı bir yalan sayesinde temizlemeyi başaran Batman’in, karanlık aynası Bane ile arasındaki mücadele gibi.

3. PERDE – GERİ DÖNÜŞ

SAHNE 1: DÖNÜŞ YOLU

Olgunlaşma/kaynağa nüfuz etme sürecinin sonuna gelen kahraman kazandığı ödül ile birlikte yaşam değiştiren gezisini bitirmiş, evine dönmüştür. Burada Sıradan Dünya ile Özel Dünya arasında bir seçim yapmak zorunda kalacaktır.

Söz konusu evrede öykünün enerjisi yeniden yükselmeye başlar ve kahramanın macera için duyduğu tutku alevlenir. Yarım kalmış hesaplar tamamlanmak üzere yeniden açılır, unutulmuş alışkanlıklar hatırlanır, eski düşmanlar intikam yeminiyle saklandıkları yerlerden çıkarlar… Kısacası maceracının geri dönmesi için en uygun ortam hazırlanır. Fakat çoğu zaman, kahraman eski gücünü/sihrini kaybettiği inancıyla kendisini ısrarla çağıran maceradan kaçmayı seçer. Bu sorumluluğu geri çevirme bir çok yönden maceranın başındaki ‘Çağrının Reddi’ni hatırlatmaktadır. Böyle durumlarda servetin tükenmesi, itibarın sarsılması gibi ego-dağıtan ve status quo değiştiren bir tecrübe ya da çok yakın bir arkadaşın ölümü, ailenin katledilmesi gibi katastropik bir vukuat yaşanması ve baş karakterin yolculuğun içine çekilmesi gerekmektedir.

Dönüş Yolu, kahramanın ilk gezisinde öğrendiği bilgilerin, taktiklerin, silahların veya çaldığı ödülün artık işe yaramadığını ve son sınavını kazanmasının yepyeni bir yolculuğa çıkarak, döngüye sıfırdan başlamasını gerektirdiğini öğrendiği bölümdür.

Alfred: Artık Batman değilsiniz. Başka bir yol bulmak zorundasınız.

The Dark Knight Rises’ın neredeyse dörtte üçünün Dönüş Yolu sahnesinde geçtiğini söylemek yanlış olmaz. İçine kapanan Bruce Wayne’in önce geri dönmeyi reddetmesi, sonra şehrin çaresizliğinin karşısında sessiz kalamayarak Bane’i [The Shadow - Gölge] durdurmak için eski usullere başvurması [Batman’in Arkham Asylum oyununda sık sık tekrarladığı kalıbı hatırlayalım: “The old fashioned way!” (:] ve aynı eski usuller sayesinde tökezlemesi, çalıntı ödülün [yalanlar sayesinde kurtarılan Gotham Şehri] geçerliliğini yitirmesi, geçmişin intikamını almak isteyen League of Shadows’un planı -ve büyük olasılıkla benim gözümden kaçmış olabilecek daha pek çok ayrıntı- Vogler’ın hazırladığı iskelete adeta ‘cuk diye’ oturuyor.

SAHNE 2: DİRİLİŞ

Yolculuğun son ve en büyük ölüm-kalım savaşı bu sahnede yer alır. ‘Diriliş’, kahramanın yeraltı dünyasından kurtulmasını, gezinti sırasında tanıştığı dostlarından ve düşmanlarından aldığı dersleri benimsemesini, ruhunun saflaşmasını ve temizlenerek yeniden doğmasını temsil eder. Bu sahnede çoğunlukla kahraman ve Gölge’nin fiziksel ya da içsel kavgası yer alsa da, tehlikede olan yalnızca kahramanın kendisi değildir. Dostların, toplulukların, halkların ya da gezegenlerin kaderi bu son müsabakadan çıkacak sonuca bağlıdır ve bu nedenle kahramanın yenilme lüksü yoktur. Diriliş, kahramanın başkaları için yaşamını feda etmeyi göze aldığı ve daha da önemlisi bu fedakârlığı bilinçli olarak ‘seçtiği’ bölümdür.

Catwoman: İstediğin yere gidebilirdin, istediğin kişi olabilirdin. Ama buraya döndün.
Batman: Sen de öyle.
Catwoman: İkimiz de enayiyiz desene!

SAHNE 3: İKSİRLE DÖNÜŞ

İksirle Dönüş, kahramanın yolculuğunda ulaştığı bitiş çizgisi ve kazandığı son zaferdir. Ödül/iksir bu defa çalınmamış, söke söke alınmış ve Sıradan Dünya’ya getirilerek diğer insanlarla paylaşılmıştır. ‘İksir’ [ya da nihai ödül] bilgelik, hazine, dünya barışı veya kahramanın gezintisindeki manevi kazanımları olabilmekle birlikte, Christopher Vogler, kitabında izleyici için en güçlü iksirin ‘aşk’ olduğunu [Bruce, Selina’yı SE-Vİ-YOOOOR!!!] yazmıştır.

İksirle Dönüş, izleyiciye döngünün tamamlandığını işaret eder. Kahraman inanılmaz zaferler kazanmış, iki dünyanın da efendisi olmuş, problemlerinden kurtulmuş, olumsuz duygulardan arınmış ve yüzyıllar boyunca hatırlanacak bir efsane haline gelmiştir. Bu evreden sonra mitik kahramanın yeni ve sakin bir hayata başlaması muhtemeldir, ancak o bundan sonra ne yaparsa yapsın yolculukta öğrendiklerini asla unutmayacaktır…

Christopher Nolan’ın  Kara Şövalye üçlemesinde Joseph Campbell ve Christopher Vogler’ın oturttukları temel çatıya –sırayı bile bozmadan- sadık kaldığı net bir şekilde ortadadır. Batman Begins’te suçluluk duygusuyla boğuşan genç Bruce Wayne, The Dark Knight’ta sınavlara tabi tutulmuş ve nihayetinde The Dark Knight Rises’da ilahlaşarak Gılgamış, Herakles ve Aşil gibi mitolojik kahramanların arasına konuşlanmıştır. The Dark Knight Rises teknik açıdan eleştirilebilir, oyunculuklar yerden yere vurulabilir, barındırdığı mantık hatalarına dikkat çekilebilir, ancak senaryonun gidişatını ilgilendiren konular ve ekibin aldığı kreatif kararlar hakkında atıp tutmak düpedüz haksızlık olacaktır. Zira The Dark Knight Rises, Monomyth’in ışığında anlatılan çağdaş öyküler arasında bence en eksiksiz ve en doyurucu olandır. Bruce Wayne’in o çok ti’ye alınan ‘iki defa geri dönmesi’ de [Vogler, The Writer’s Journey: Mythic Structure’da büyümeyi  anlatan bir yol hikayesinin tamamlanabilmesi için okurun/izleyicinin ölümü ve dirilişi tecrübe etmesinin bir gereksinim olduğunun altını çizmiştir.] iyileşmesini sembolize eden çukurdan kurtulması  da [Biz yazımızda Vogler’ı takip ettik, ancak Campbell’ın versiyonunda bu bölümün adı ‘büyülü kaçış’tır…] Bane’in işini Catwoman’ın bitirmesi de [bkz. Campbell - ‘Dışarıdan gelen kurtuluş’] ve filmin kötü adamının Riddler yerine Bane olmasının nedenleri de Monomyth iskeletinde yer almaktadır. Sonuncuyu biraz açmak gerekirse, az önce bahsettiğim üzere Geri Dönüş perdesi hemen her zaman kahramanın The Shadow - Gölge ile hesaplaşmasına zemin hazırlar. Dikkat ederseniz fantastik ve bilim kurgu üçlemelerinin son filmlerinde düşmanlar genellikle Gölge arketipinden seçilirler. Anakin Skywalker, Star Wars: Revenge of The Sith’te Dark Side’a teslim olmuştur, Peter Parker Venom ile Spider-Man 3’de kapışmış, Jean Grey Phoenix’e X-Men: Last Stand’de dönüşmüştür. Özetleyecek olursak, Batman serisinin son filminde Riddler gibi Trickster - Hileci maskesi takan bir karakterin antagonist rolünde bulunması –hele ki hilecilerin şahı Joker’i tanıdıktan sonra- mümkün değildir, düşman mutlaka Gölge arketipinin özelliklerine sahip birisi olmalıdır. Çizgi romanlarda ‘Gölge’ tanımına uyan Prometheus, Wrath ve Hush gibi isimlerin içinde en ünlüsü ve hiç tartışmasız en büyük öykü potansiyeli taşıyanı; yarasayı kıran adam Bane’dir.

Olur ya, Monomyth hakkında daha detaylı bilgi almak istersiniz, Kabalcı Yayınları’ndan çıkan Joseph Campbell – Kahramanın Sonsuz Yolculuğu kitabını okumanızı tavsiye ederim. Okuyun, okuyun ve The Dark Knight Trilogy’de uçurumun kenarındaki bir mirasyediyi, milyonlara ilham veren ölümsüz bir efsaneye dönüştüren patikada bir tek durağın bile atlanmadığına kendi gözlerinize şahit olun!

BÖLÜM IV: KRİTİK

Knightfall, Bane of The Demon, The Dark Knight Returns, The Cult ve No Man's Land maceralarından beslenen The Dark Knight Rises, aldığı olumsuz eleştirilerin bir kısmını hak eden bir film, fakat ben söze Nolan'ın daha önce izlediğimiz süper kahraman filmlerinden hiçbirinin ayak basmaya cesaret edemediği yerlere gururla bayrak diktiğinin altını çizerek başlamak istiyorum. Amerikan toplumunun bir paranoyaya dönüştürdüğü ekonomik krizden yola çıkarak ‘güncel’i kıskıvrak yakalayan, hakkında çok az kişinin bilgi sahibi olduğu bir süperkötü olan Bane'i, kariyerinde henüz yükselişe geçmeye başlayan İngiliz aktör Tom Hardy'e teslim etme cesaretini gösteren, oynadığı iç bayıcı prenses rolleriyle tanınan Anne Hathaway'in içinde senelerdir uyuyan yırtıcı Catwoman'ı yüzeye çıkartan, esas oğlanı kızların bakarken eriyip gideceği, erkeklerin imreneceği bir adonis figürü paketinde pazarlamak varken, çökmüş, depresif bir orta yaşlı olarak sunan ve en önemlisi, hiç hile yapmadan seriyi söz verdiği gibi mutlak bir finalle bitiren Christopher Nolan, filmle iniltili hiçbir konuda kolay ve güvenli yoldan gitmediği için bile kutlanmalı.

Kolay yol nasıl mı olurdu?  İzin verin, tarif edeyim... 2010'a dönüp, projeyi yeniden şekillendirdiğimizi hayal edelim. Beş dakikalığına hepimiz Christopher Nolan'ız. Nasıl, buradan bakınca hayat güzel, değil mi? Heath Ledger'ın ölümüyle paniğe kapılan büyük patron WB'nin yeni bir Joker olabileceğine inandığı Riddler'a filmde yer vermeye ikna olalım önce. Empire dergisinde yayımlanan TDKR makalesine bakılırsa her şeyin en iyisini bilen stüdyo kara şövalyeyi bilmeceleriyle bunaltacak kötü adama uygun aktörü seçmiş zaten: Henüz üçten fazla ifadesini görme şerefine erişemediğimiz Leonardo DiCaprio! Leo'nun işleri mi var? Çağırın beyler Johnny Depp'i, Dark Shadows kepazeliğini unutturmak için bedava bile oynar o. Senaryoyu yüzsüzce Se7en'dan araklayalım. Bilmeceler kralı Riddler, John Doe ve Joker'in alaşımı olsun. Yanına da Batman'in en banal düşmanlarından biri olmasına rağmen [rakun fobisinin süperkötü olmaya ittiği bir çete liderinden söz ediyoruz!] ne hikmetse hayranların ısrarla görmek istediği Black Mask'i eşantiyon verelim, hem daha çok oyuncak satarız. Bitti mi? Bitmedi! Ledger'ın TDK'dan kesilen sahnelerini CGI yardımıyla çoğaltalım. Bütçemiz sağlam, Pixar'dan bir ekip çağırır, en az on dakikalık extra Joker sahnesi yaptırırız. Vaaaayyy, anarşi bizim göbek adımız, Fight Club'ız, V For Vendetta'yız! Bir de işe yaramaz kadın oyuncumuz olsun tabii. Kristen Stewart? Cıkkk, çok ergen. Hem Robert Pattinson ne der? Olmaz! Hmmm, Megan Fox? Yok, çok Michael Bay. İyisi mi Jessica Biel’i koyalım, Bruce Wayne'in meraklı ve ateşli sevgilisi rolü için ideal. Hatunun ismini bilmemiz de gerekmiyor zaten, kamera onu arkadan takip etsin kafi. Sonlara doğru kızı öldürür, kahramanımızı bunalıma sokacak bir plot device'a dönüştürürüz. Bruce hep mutsuz olmalı, değil mi ama? Bruce mu? Bruce mu dedim ben? Christian Bale filme Batman olarak başlayıp, Batman olarak bitirmezse bu film patlar hacı. Adamın yüz yıllık kahramanlık hayatından sonra ölüp mezarından çıktığını, pelerinli bir iskelet olarak Gotham'ı korumaya devam ettiğini de göstermemiz şart! Alın size 2010'ların Citizen Kane'i, Godfather'ı, Shawshank Redemption'ı!

Bir Batman filminden bekledikleriniz az çok yukarıdaki tarifi andırıyorsa üzgünüm, The Dark Knight Rises'ta 2 saat 45 dakikalığına gurmeliği bırakacak, umduğunuzu değil, bulduğunuzu yiyeceksiniz. Gotham'ın beyaz şövalyesi Harvey Dent'in suçlarını üstlendikten sonra inzivaya çekilmiş, dış dünyaya kendini kapatmış, yaşama sevincini yitirmiş, Batman olmak -veya ölmek- için bahane arayan bir Bruce Wayne ile baş başayız zira. Batman Begins'de Gotham'ın kanını emen güruha savaş açan adalet dağıtıcısının yerinde yeller esiyor, kara şövalyeden geriye kalanlar; bir baston, ışığı sönmüş gözler ve bol miktarda pişmanlık.



"Dışarıda bana göre bir şey yok," diyor Bruce Wayne. Bu hükmen mağlup savaşçının, bir şehrin kaderini değiştirecek kudrete yeniden kavuşacağına inanmak oldukça güç. İlk gösterime benimle gelen -ve Batman'in zor duruma düşmesinden mütemadiyen haz duyan- bir arkadaşım filmin ortalarına doğru bana dönüp, "Moralini bozmak istemem ama Batman'i hiç iyi görmedim," dedi sinsice sırıtarak. O an anladım ki, sinemaseverin tanıdığı Bruce Wayne, The Dark Knight Rises'ın sillesini yiyene kadar hep güçlüydü. Tamam, her zaman görkemli zaferler kazanmazdı, bazen bocalardı, büyük kayıplar vermişti, kızı da kapamamıştı ama hiç pes etmemişti. Perdede gördüğümüz adam ise, acısına son vermek için öldürmeniz gereken yaralı bir av hayvanından, yürüyen bir cesetten farksız. Müttefiki ile kurduğu tezgahın sonucunda sokakları temizlerken varoluş gayesini de yok etmiş emekli bir süper kahraman... Bruce Wayne'i sekiz yıllık uykusundan uyandırıp mücadeleye kaldığı yerden devam etmesi için tetikleyen katalizör, manevi değeri olan bir eşyanın göz göre göre çalınması oluyor. Ancak sımsıkı tutunduğu çocukluğuna ait bu hatıra, kaybedeceklerinin yanında ufacık bir kırıntıdan fazlası değil. Sahneler aktıkça mirasından, güvendiği dostlarından, yuvasından, kimliğinden ve özgürlüğünden soyutlanan ve hiçlik duygusunu iliklerine kadar hisseden Bruce Wayne'in elinde hayatta tutunmasını sağlayan tek değer kalıyor; o olağanüstü azmi. 

Ne azim ama! Christian Bale'e Batman pelerini giyme hakkı kazandıran; bir rol için fedakârlık yapma hususundaki ciddiyetinin yönetmen Chris Nolan tarafından daha tanıştıkları gün fark edilmesiydi. Nolan'a göre The Machinist’teki rolü gereği zayıflamak zorunda olduğu için karşısında açlıktan kıvranmasına rağmen yalnızca kahve içmekle yetinen bu aktör, izleyicileri bedenini bir insanın erişebileceği en yüksek seviyeye gelmesi için eğitmeye adayan bir adamın sahiciliğine ikna edebilecek kararlılığa sahipti. Warner Bros, filmografisinde Velvet Goldmine ve American Psycho gibi riskli filmler bulunan bir oyuncuyu herkesin tanıdığı ve sevdiği bir süperkahraman rolüne yerleştirmeye nasıl yanaştı, bilmiyorum. Tek bildiğim, Nolan ve Bale'in eşine ender rastlanan türden bir uyum yakaladığı.

Size bir sır vereyim mi? Ben Christian Bale'i sevmem. Durun yanlış oldu, şöyle değiştireyim: Christian Bale'i Batman rolünde sevmem. Adamın The Fighter'daki karakterini ağzım açık izlemiştim, American Psycho'daki Patrick Bateman performansına taparım, hiç kimseye laf söyletmem. Gelgelelim, olay Batman olduğunda, ceplerimde kendisi hakkında sarf edebileceğim pek övgü dolu sözcük kalmıyor. Bruce Wayne'inin depresif hali ayrı dert, topluluk içindeki ‘eksantrik milyarder’ tavırları ayrı dert, tuzlu suyla gargara yaparak seslendirdiği Batman'i apayrı bir dert benim için. Sevmiyorum, arkadaş! Ha, bu demek değil ki, oyuncunun emeğini yok sayacağım, ya da ne bileyim hatalarını bulup kendi çapımda eğleneceğim... Bilakis, Nolan kardeşler ve David S. Goyer'ın yarattığı evren için gayet ‘kabul edilebilir’ buluyorum Bale'i. Belli ki yönetmenle oyuncunun Batman karakterinin nasıl olması gerektiği konusundaki vizyonları birebir örtüşüyor ve ortaya kimsenin yadsıyamayacağı gerçek bir ahenk çıkıyor. Mr. Bale, benim fanboy hayalimdeki Clint Eastwood'un The Good, The Bad and The Ugly'deki haline benzeyen ve Kevin Conroy gibi konuşan kara şövalyeyle [Böyle bir insan yok, hiç olmadı, olamadı…] boy ölçüşemez yalnız, orada anlaşalım :) Zaten Hollywood’da işler benim kafamın içinde dönenler gibi yürüyecek olsa, Batman filmleri Sin City’nin estetiğine sahip olurdu ya neyse… İtiraf duvarına arkamızda bırakıp, asıl mevzuya dönecek olursak, Bale'in üç film arasındaki en başarılı performansının The Dark Knight Rises'da olduğunu düşündüğümü de eklemek isterim. The Dark Knight'ta kötü karakterleri parlatan senaryonun azizliğine uğrayarak Aaron Eckhart'ın bir kaç adım, Heath Ledger'ın ise kilometrelerce gerisinde kalan Bale, baştan sona Bruce Wayne’in hikayesi olan Rises'da spot ışıklarını üstünde topluyor. The Machinist'te düştüğü halleri de hatırlayacak olursak, yüzeysel bir saptamayla; eleman kendini hırpaladığı rollerde daha gerçekçi bir iş ortaya çıkarıyor, diyebiliriz.



Christian Bale'in bir aktör olarak en bariz handikabının beraber çalıştığı kadın oyuncularla arasında doğru düzgün kimya tutturamaması olduğu kanaatindeyim ve bu görüşümde tek başıma olmadığımı da biliyorum. Her sene üç beş filmde yer alan popüler bir aktörün romantik komedi çekilen setlerin bulunduğu mahallelere bile uğramamasının bir sebebi olmalı! Bale'in bu -görece önemsiz- kusuru, Anne Hathaway ve Marion Cotillard kadroya dahil olduğundan beri beni kaygılandırıyordu, zira Grant Morrison gibi yazarların 'seks tanrısı' olarak tanımladığı Batman karakterinin etrafını femme fatale'larla doldurup da, kimya bağlamında tamamı elli yaş üstü erkeklerden oluşan botoxlu testosteron bombası The Expandables kadar bile verim alamamak gerçekten acıklı olurdu. Ne mutlu ki Bale hiç tahmin edilmeyeni yaparak, Catwoman rolünde izlediğimiz Hathaway'e gerçek bir kavalye oluyor. Perdede bir Vivien Leigh/Clark Gable ya da Ryan O'Neal/Ali McGraw gördüm dersem kuyruklu bir yalan olur, ancak zıt kutuplarda yer alan Batman/Catwoman çiftinin senaryo müsaade ettiğince birbirine çekilişini izlemek gayet keyifliydi.

Catwoman... Kara şövalyenin Kryptonite'ı olarak görebileceğimiz, vücudunu saran deri kıyafetlerle çatıdan çatıya salınan, bu kleptomanik anti-kahramanın Batman Begins ve The Dark Knight'da kurduğu 'hiper-realist' dünyaya uygun olup olmadığı konusunda tereddütleri olan Chris Nolan'ı ikna eden, Jonathan Nolan'ın şu sözleri olmuş:

"Burada yapmaya çalıştığımız, Batman mitosunu tastamam bir şekilde anlatmak. Ve Batman mitosunu Catwoman karakterini dışarıda bırakarak tamamlamak bana göre affedilmez bir günah olur."  [Empire]

Cansın, Jonah. Bu açıklamadan sonra benim aklıma 'Bir Batman anlatısında bulunması elzem olan unsurlar neler olmalı?' sorusu düştü tabii. Nasıl düşmesin? Eh, konu yoruma açık, sorunun muhatabına göre alınacak cevabın değişeceği aşikar. Yine de dayanamadım ve kendimce bir liste çıkardım. Bir parantez açıp, sağ baştan sayalım, bakalım Kara Şövalye üçlemesi Batman evrenindeki tüm kaleleri fethedebilmiş mi? 

Batman'in orijini [check!], Bruce Wayne/Batman kişilik bölünmesi [check!], Batmobile ve yarasa motifi taşıyan çeşit çeşit alet edevat [check!], Gotham Şehri [check!], Alfred [check!], Komiser Gordon [check!], The Joker [check!], Catwoman [check!], Two Face [check!], Batman'in yol göstereceği genç sidekick: Robin/Batgirl/Bat-Girl/Batwoman/Huntress/Spoiler/Katana/Ace The Bat Hound:) [azıcık şaibeli olsa da check!]. Bu saydıklarım Bob Kane ve Bill Finger'ın Bat-Man'inin, Year One, The Dark Knight Returns ve Killing Joke gibi eserlerin içini dolduran temel bileşenler ve Batman mit yaratımının olmazsa olmazları. Açıkçası ben Riddler'a ve Penguin'e de hayır demezdim, ama bu listenin dışında kalanlar gerçekten de opsiyonel. Evet, şu andan itibaren bir paneldeki tartışmada da, aduuketlerin shoryukenlerin havada uçuştuğu bir bar kavgasında da Jonah Nolan'ın arkasında gönül rahatlığıyla durabilirim sanırım.

WB, oyuncuları ilgilendiren resmi açıklamayı yaptığında benim tepkim de birçokları gibi ‘Anne Hathaway mi? Hmm…’ olmuştu ama Hathaway’i Selina rolünde gösteren ilk tanıtım videosunu izlediğim an, hiç vakit kaybetmeden ‘We’re in for a show tonight, son’ takımına geçtim. 60’lardaki kitsch klasiği Batman dizisi ve aynı ekibin çektiği düşük bütçeli sinema filminde, bir panterden evirildiğini söylese herkese yutturacak kadar seksi bir fiziğe sahip Julie Newmar; 1955 yılında güzellik kraliçesi seçilen ‘Miss America’ Lee Meriwether ve çıkardığı kedi sesleriyle ün yapmış olan vahşi Eartha Kitt; Batman Returns’de, ‘dünyanın en güzel insanları’ listesinin müdavimi Michelle Pfeiffer; ucubeliğin geldiği son nokta olan 2004 yapımı Catwoman filminde de, Oscar ödüllü Halle Berry tarafından canlandırılan kedi kadını, her bakımdan ‘daha az gösterişli’ bir aktrist olan Anne Hathaway’in kontrolüne vermek bir kumardı, ve bence Nolan bu kumarı oynayarak büyük vurgun yaptı. Hathaway’in abartıdan uzak ve nüanslı Selina Kyle’ı, Ed Brubaker ve Darwyn Cooke’un çizgi romanlarındaki karakterizasyonla birebir örtüşüyor ve göründüğü her sahneyle, yer yer yüzdüğü karanlık sularda boğulma tehlikesi geçiren filme hayat öpücüğü konduruyor.



Anne Hathaway, rolüne hazırlanırken hatırı sayılır miktarda Hedy Lamarr filmi izlemiş. Hollywood’un altın çağının en güzel ve –yakın zamanda okuduğum kadarıyla, bugün kullandığımız cep telefonu ve wireless teknolojisinin geliştirilmesine yaptığı katkılara bakılırsa en zeki- oyuncularından olan Lamarr, Catwoman konseptinin tahriri sırasında Bob Kane ve Bill Finger’ın ilham aldığı iki aktristen [diğeri Jean Harlow] biridir. Oturuşu-kalkışı, dövüşürken bile feminenliğini kaybetmeyişi, gözlerinden eksik olmayan ‘ha aktı, ha akacak’ yaşları, hırçınlığı ve mağrurluğu ile Hathaway’in Selina Kyle’ında Hedy Lamarr, Audrey Hepburn, Veronica Lake, Ava Gardner ve Sophia Loren gibi siyah beyaz yapımların uğruna ölmekten ve öldürmekten kaçınmayacağınız kadınlarında bulunan ‘dünya dışı parıltı’ ziyadesiyle mevcut ve sahip olduğu bu nadir vasıf, Catwoman karakterini Avengers’taki Black Widow ve Underworld serisindeki Selene’in dâhil olduğu ‘siyah giyen seks bombası kadın dövüşçüler’ ile birlikte kategorize etmemize izin vermiyor.

Çizgi roman uyarlamalarında, iki veya daha fazla kötü karakter kullanıldığı zaman bu karakterlerden birinin kısa çöpü çektiği herkesçe bilinir. Sözgelimi, Batman Begins’te Jonathan Crane/Scarecrow ne yaptıysa potansiyelini [BB’in Scarecrow’unu, karakterin Arkham Asylum’daki, o akıllara durgunluk veren versiyonuyla karşılaştırın!] açığa çıkaramamıştı, bazılarına göre de The Dark Knight’ta Two Face, kaosun ajanı Joker’in altında ezilmişti –ki ben buna pek katılmıyorum, TDK Joker’in filmi olduğu kadar Two Face’in de filmidir-. Hal böyle olunca, insan Catwoman’ın ya da Bane’in harcanabileceği olasılığını göz ardı edemiyor. Neyse ki The Dark Knight Rises, ilk yarısını Catwoman’a, ikinciyi de Bane’e paylaştırarak, bu iki önemli ‘supervillain’ın hayranlarının sinemadan mutlu ayrılmalarını garanti eden hassas bir denge kurmuş.



Gelelim çok merak uyandıran yarasa kırıcı Bane’e… The Dark Knight Rises’ın Bane'i, Rocky 3’deki Clubber Lang'den, Darth Vader'dan, aklınıza gelen herhangi bir Sean Connery karakterinden, Frank Miller'ın yarattığı Mutant Leader'dan, Batman:  Catacylsm'in sürprizli kötüsü [SPOILER Aslında Arnold Wesker'in konuşturduğu bir kukla! SPOILER] Quakemaster'dan, Batman: Cult’daki Deacon Blackfire'dan ve Lock-Up'tan da izler taşımakta. Başlarda da dile getirdiğim gibi, Bane'in Joker, Two Face ve Catwoman gibi destansı bir tarihi yok, ekip 90'ların başında yaratılan bu genç karakteri zenginleştirmek için çok ciddi bir uğraş vermiş. Sonuç mu? Sonuç muazzam!

"İyi bir kötü karakter yaratmak için bir arketipe ihtiyacınız vardır, bilirsiniz, kötülüğün en uç örneğine. Joker için bu; şeytani bir mizah anlayışı olan, acımasız, kaotik anarşi arketipiydi. Bane, bana göre seride daha önce kullanmadığımız türde bir karakter. Bu filmde çok farklı bir şey yapmak istedik. Bane öncelikle fiziksel bir düşman, müthiş bir beyni olsa da o tam bir klasik film canavarı."   [Christopher Nolan, LA Times]

Tom Hardy'i birkaç yıl önce Bronson'da keşfetmiştim, ya da daha doğrusu çok eskiden Star Trek: Nemesis'te izlemişim ama o adamın ‘bu adam’ olduğunun farkında değildim hakkında araştırma yapana kadar. Hafızamı yoklayıp, aktörün Nemesis'teki ‘eh işte’ klasmanında değerlendirilebilecek Shinzon performansını gözümün önüne getirdiğimde, on yılın gelişim için ne kadar da önemli bir zaman olduğunu anladım. Bane’in çizgi romanlarda kaç yaşında olduğunu bilmiyoruz, ancak 1977 doğumlu Tom Hardy, filmde verilen zaman çizgisine bakılırsa 50’li yaşlardaki bir karakteri canlandırıyor ve bize gerçek yaşını bir kez bile çaktırmıyor. Gözlerini ve jestlerini cüssesinden hiç beklenmeyecek bir esneklik [hatta söylemeye dilim varmasa da aradığım sözcük; zarafet] ile kullanarak, yer aldığı her sahneye ambargo koyan Hardy, şu veya bu şekilde Bane karakterine kendi imzasını atmayı başardı. Beyazperdeye Joel Schumacher'ın Batman and Robin [1997] filminde protein tozu fazla gelmiş bir tür Teletubby olarak adım atan Bane, karikatürize olmaya çok müsait, dolayısıyla ele alması zor bir süperkötü. Karakterin Marvel'daki muadili Eddie Brock/Venom'un, ibretlik Spider-Man 3 filminde ağzından çıkan en anlamlı [!] repliğin "I like being bad, it makes me happy." olduğunu unutmayalım!  İşinin ehli olmayanların yönetiminde utanç verici olması işten bile değil yarasayı kıran adamın. Paul Dini bile -ki kendisi ölümüne hayranı olduğum Batman The Animated Series'in arkasındaki yetenektir- DC Animated Universe ve Arkham Asylum/Arkham City oyunlarında iş Bane'e geldiğinde çok fena çuvallamış, tek boyutlu bir tipleme yaratmıştır.


Hardy’nin Bane karakterinin çizgi roman dışı medyumlardaki hakim portresini pervasızca imha eden tasavvurundaki sihir,  cehennem zebanisi formunda bir karaktere hayat verirken aynı zamanda hem gaddarca hem de yarı-alaycı bir tavır takınmasında saklı.  Çekimler sırasında deliler gibi zevk aldığı, ‘İnsan hayatında kaç defa kum torbası olarak Batman’i kullanma şansı yakalar ki?’ diye düşünerek coştukça coştuğu belli. Adamın yüzünü gizleyen boruların altında kıkır kıkır gülmemek için kendisini zor tuttuğunu hayal edebiliyorsunuz. Severek yapılan her işte olduğu gibi, Hardy’nin tam bir gövde gösterisi olan performansında da cımbızla çekip alınabilecek küçük oyunlar, hatırladıkça keyif veren ayrıntılar bulmak mümkün. Gotham’a musallat olan bu adamı tanıdıkça, ‘sert adam’ imajının altında aydınlığa çıkmaktan çekinen başka adamlar olduğunu duyumsayarak, hakkında daha çok soru sorma ihtiyacı hissediyorsunuz. Bane kim? Ra’s Al Ghul namına ruhunu ortaya koymuş bir terörist mi? Dakikalar sonra parçalara ayıracağı bir çocuğun söylediği şarkıyı dinlerken ‘Ne kadar da hoş bir ses!’ diyen bir cani mi? Ona adil davranmayan dünyaya bedel ödetmek isteyen bir misantropist mi? Yoksa duygularının esiri olmuş dermansız bir aşık mı? 

Yazıyı hazırlarken, The Dark Knight Rises'ın Bane yorumu hakkındaki düşüncelerini merak ettiğim Graham Nolan'ın [karakterin yaratıcılarından biri ve hayır Christopher ile akrabalık bağı yok] röportajlarını taradım. Filmi izledikten sonra ne yorum yapmış, hiçbir fikrim yok. Lakin Tom Hardy hakkındaki ilk izleniminin 'Bane'i canlandırmak için fazla kısa boylu' minvalinde [The DC Comics Encyclopedia’daki kafa kağıdına bakılırsa Bane’in boyu 6’8” yani 2.032 cm.] olduğunu ve fragmanı izler izlemez fikrinin değiştiğini okudum. Üstelik yaratımı gümüş ekrana yansıtılırken, tasarladığı mavi/siyah giysinin ve kırmızı gözlü maskenin tozlu tavan arasına kaldırılmasından hiç rahatsız olmamış. DC Comics evreninde Meksikalı güreşçi maskesiyle dolaşan karakterin filmde taktığı, yüzünün büyük bir bölümünü kapatan maskenin tıpkı çizgi romandaki Venom formülü gibi hayati bir önemi var. Maskeyi çıkarırsak Bane ölür mü? Kimse bilmiyor. Ama çok azap verici olacağı kesin... BİZİM İÇİN!

Filmin Oscar ödüllü kostüm tasarımcısı [Joker'in klasik görünümünü modernize ederek, Heath Ledger'dan A Clockwork Orange'ın Alex De Large'ı gibi tek bakışta tanınan bir ikon yaratan] Lindy Hemming, bir devrimci ve diktatör gibi görünmesini istediği Bane'in kıyafetlerinin üzerinde tam bir yıl uğraşmış. Kostümün çıkış noktası olarak İsveç askeri ceketi ve -A Tale of Two Cities'in etkisiyle- Fransız Devrimi fraklarını alan Hemming, maske için karakterin çizgi romanlarda taktığı luchador maskesini, anestetik bir aparatla değiştirmeyi uygun görmüş.



"Chris ve Jonathan'la çalışmaya başladığımızda senaryo henüz tamamlanmamıştı. Bane'in nereden geldiğini, maskeyi neden taktığını konuşup-tartıştık. Kafamızda yığınla soru vardı: Bu maskenin işlevi ne? Nasıl yapıldı? Giysileri nereden geldi ve onları nerede giyiyor? Bu inanılmaz yoğun bir süreçti. Yüzlerce maske çizdim. Karakterin yaraları nedeniyle ‘Venom’ steroidiyle besleneceğini -bizim evrenimizde bir anestetik- hep biliyorduk ve ben maskesinin bir babunu çağrıştırmasını istedim. Topladığımız referans resimleri hep öfkeli vahşi hayvanlara aitti."  [Lindy Hemming, Guardian]



"Tom'u aradım ve ona dedim ki: Sana bir iyi bir de kötü haber vereceğim. İyi haber; senin için müthiş bir rolüm var. Kötü haber; yüzün film boyunca bir maskeyle kaplı olacak, izleyiciyle yalnızca gözlerin ve sesinle iletişim kurabileceksin."  [Christopher Nolan, Hitfix]

"Chris, maske takmamın kariyerime zarar vereceği düşüncesiyle rolü kabul etmeyeceğimi sanıyordu. İzleyiciler güzel çehremi göremeyecekleri için endişe ettiğimi... Çok da umurumdaydı! Burada Christopher Nolan'dan bahsediyoruz! O adam istese, kafama kese kağıdı bile geçiririm."   [Tom Hardy, Entertainment Weekly]

Batman ve Bane dövüşleri, şimdiye kadar beyaz perdeye yansıyan Batman filmlerinin içindeki en sert, en barbarca sahneler şüphesiz. Christopher Nolan'ın sağır sultanın bile duyduğu aksiyon çekme hususundaki zayıflığını açık eden ve The Dark Knight gibi bir filme yakışmayan, hadi biraz abartayım, POW! WHAM! BAM! efektleri olsa Batman The Movie [1966] filmine ait gibi duracak anlamsız boğuşma sahnelerini aştığı günleri de gördüm ya, ölsem ve Superboy Prime'ın gerçekliğe attığı bir yumrukla hayata dönsem gam yemem! Müziğin tamamen kısıldığı ve yaratılan kafes dövüşü atmosferiyle Batman'in aldığı darbelerin perdeden taşıp, izleyenin kalbine isabet ettiği o ilk Batman/Bane çarpışması, üçlemenin en şok edici anları arasında birinciliğe oynar. Zaten karşılaşma öyle bir bombayla bitiyor ki, 'nerdgasm'ın ne anlama geldiğini öğreniveriyorsunuz.

Yan rollere geçmeden önce bir noktaya açıklık getirmek istiyorum: Benim 'dokunulmaz' olduğunu düşündüğüm, hakkında atıp tutmanın haddim olmadığına inandığım bazı filmler, kitaplar, oyuncular, yazarlar, şarkılar vardır. The Dark Knight Returns grafik romanı böyledir mesela, sabahtan akşama kadar çizgi romana ilişkin yazı da yazsam, kendimi bir türlü Frank Miller'ın başyapıtını değerlendirecek yeterlilikte görmem, göremem. Başka nasıl ifade etsem… En basit şekliyle şöyle bir düşünce: Ben neyim ki Marlon Brando'nun oyunculuğu hakkında ileri geri konuşacağım, ya da ben kim oluyorum ki Stairway To Heaven'ı eleştireceğim? Çok kıymetli Michael Caine de benim nazarımda dokunulmazlardan biri işte, bu yüzden facia bir performansla da huzurumuza çıksa ustanın bir bildiği vardır, der geçerim. Caine'in The Dark Knight Rises'daki Alfred’i gerçekten de kimsenin değerlendiremeyeceği 'performanslar üstü' bir performans bence. Hakkında ne söylesem yeterli gelmeyecek. Sadece, her an boğazına bir şeyler düğümlenmişçesine ağlamaklı Alfred'inin daha önce hiç bu kadar yakın, hiç bu kadar samimi gelmediğini söyleyebilirim. Caine ne zaman perdede belirse, vücut verdiği ‘evladını hayal kırıklığına uğratmış biçare manevi baba’ rolünün karşısında ezildim, elim ayağım titredi, ‘Başlarım böyle filmin ıstırabına,’ dedim. 

Komiser Gordon paltosunu üçüncü kez giyen Gary Oldman da Michael Caine gibi, elindeki materyalin serinin ilk iki filmine kıyasla epey kısıtlı  olmasına aldırmadan yeteneğini ve tecrübesini konuşturmuş. Gordon'ın söylemek isteyip de, şehrinin iyiliğini düşündüğü için söyleyemedikleri olduğunu karakter hakkında hiçbir şey bilmeseniz dahi yüzünden zahmetsizce okuyabiliyorsunuz. The Dark Knight Rises kendisinin Gotham'a son uğrayışı olsa da, Gary Oldman’ın bir neslin nazarında hep Komiser Gordon olarak kalacağından hiç kuşkum yok. En azından benim için öyle.



Canlandırdığı karakter hakkında bin bir spekülasyon yapılan Joseph Gordon-Levitt, ‘John Blake’ rolünde, mesleğindeki acemiliğinden ileri gelen bir naiflikle hareket ettiği için seyircinin özdeşim kurmada zorluk çekmeyeceği, sempatik bir portre çizerken [evet, tahmin ettiğiniz gibi John Blake’i yazının spoiler cenneti olan bir sonraki bölümünde konuşacağız! Vrmmmmm!] Stanley Kubrick'in 1987 tarihinde çektiği Full Metal Jacket filminde 'Joker' kod adlı bir askere hayat vermesinden ileri gelen potansiyel 'Joker mi diyordunuz? İşte Joker!' esprisi haricinde filmde ne aradığı pek anlaşılamayan Matthew Modine, Gotham'da her daim hazır ve nazır bulunan aç gözlü ve fırsatçı polis memuru kontenjanını rolünün hakkını vererek dolduramıyor. Modine'in karakteri Dedektif Peter Foley, Batman ve Gordon'ın gizli anlaşmasının kurduğu yeni Gotham'ın yapay kişiliklerinden biri ve iyi işlendiği takdirde bence parça tesirli bir Anti-Gordon olabilirdi... Daha az kalabalık bir filmde! Her zaman çok beğendiğim bir aktrist olan Marion Cotillard ise izlediğim en alelade ve savruk performansıyla bende anı olarak kocaman bir hayal kırıklığı bıraktı. Bu kadın gerçekten, izleyiciyi Nine’da mest eden, Inception’da yüksek gerilim hattına bağlayan, La Mome/La vie en rose'da hayretler içinde bırakan kadın mı? 

Yaralı bir savaşçı,  merhamet duygusundan yoksun bir terörist lider, bavulunu kaptığı gibi çekip gitmek isteyen ancak geçmişinin gölgesinin onu sonsuza kadar takip edeceğini bilen bir hırsız, yalan dolanla inşa ettiği huzurlu şehrinde iç huzurunu çoktan kaybetmiş bir komiser ve doğru olanı yapmak istese de, kanunun izin verdiği sınır çizgisinden öteye geçemeyen idealist bir polis, Gölgeler Birliği’nin açık hava hapishanesi haline getirdiği Gotham’da ortak bir hissiyatın koğuşunda toplanıyor; acının. Serinin önceki filmlerinde işlenen ‘korku’, ‘kaos’ ve ‘şans’ temaları, sessizce yerlerini fiziksel ve duygusal ‘acı’ya bırakıyor. Anestetik bir maske takan Bane, ağrı hissetmemek için kendini uyuştururken, Bruce Wayne vücudundaki ‘hayat kurtarmanın ödülü’ olan sakatlıklarına aldırmadan görevini düşe kalka yerine getirmeye çalışıyor, bu sırada Dedektif John Blake ailesini kaybetmesinin kederini geliştirdiği ikinci kişiliğiyle maskelemeyi seçerken, Selina Kyle  öğrenemediğimiz, sadece dayanılmaz olduğunu tahmin edebildiğimiz geçmişinin acılarından sıfırdan başlayarak kurtulabileceği inancı sayesinde ayakta duruyor. 

Ana karakterleri cezaevinin avlusunda kesiştiren bir başka ortak nokta ‘hataları telafi etme’ ve ‘günahlardan arınma’ [redemption mı desek?] başlığında irdelenebilir. Bruce Wayne -tıpkı Dr. Frankenstein gibi- yarattığı canavarı, Batman’i kontrol edemeyişinin bedelini ödemeye devam ediyor. Devam ediyor, diyorum çünkü The Dark Knight’ta öğrendiğimiz [Alfred: “Çizgiyi ilk siz aştınız, efendim.”] üzere; Batman figürü bir yandan toplumdaki yozlaşmışlığın karşısında durma güdüsünü ve cesareti ateşlerken, diğer yandan da salt deliliği ortaya çıkarıyordu. Yarasa adamın sokakların katiller, sapkınlar ve canilerle dolu olmasında ‘dolaylı yoldan’ bir katkısı olduğu önermesi TDK’daki Batman taklitleri ve Joker’in varlığıyla desteklenmişti zaten, fakat artık kara şövalyenin omuzlarındaki yükler daha ağır, istemeden yol açtığı hasar daha büyük… Batman bu filmde hem öğretmeni Ra’s Al Ghul’u ölüme terk edişinin, hem de -Wayne Enterprises’ın başındaki isim olarak dünyayı farklı yöntemlerle kurtarma hedefiyle servetinin yarısını harcadığı reaktörün teröristlerin kontrolüne geçmesinin önünde duramayarak- eldiven attığı sekiz koca yılın sonuçlarıyla yüzleşmek zorunda kalıyor. Reaktörün adı geçtiğinde şöyle bir dakikalık saygı duruşunda bulunmak gerek, zira yönetmen bu objeye Bruce Wayne’in güzel niyetlerle girişip, sonunu getiremediği için bir aşamadan sonra tehlike arz etmeye başlayan yarım kalmış faaliyetlerine [şüphesiz en çok Batman’e] dair tüm özellikleri yüklüyor ve bu güçlü metaforun yardımıyla Bruce Wayne ve Batman’in arasındaki duvarları yıkan bir uzlaşma alanı kuruyor. Hızını alamayıp, Gordon’ın Dent’in ipliğini pazara çıkaran konuşma metninin ve Alfred’in yaktığı mektubun içeriğindekileri de sır olmaktan çıkararak, bize inceden ‘kulağa ne kadar zor gelirse gelsin, kaçtığımız gerçeklerle er ya da geç yüzleşmemiz gerektiği’ mesajını veren film, böylece yanlışlarını çarşaf çarşaf ortaya saçarak yıkıma endeksli bir çarkın ortasına aldığı Batman’in yeniden ayağa kalkıp günü kurtarmasını seçime değil, bir zorunluluğa bağlamış oluyor. Açıkçası sizi bilmem ama ben Batman karakterinin gri tonlarının da keşif için sonunda izleyiciye açılmasından son derece memnunum. Zaten süperkahraman denildiğinde gözümüzde canlanan ‘yanlış yapmayan, hata yapsa da yakaladığı ilk fırsatta hatasını telafi eden, demir yumruklu, altın kapli, mükemmel adam’ imgesi ‘herkes kahraman olabilir,’ vurgusunun yapıldığı bir seri için çok sığ ve tutarsız olmaz mıydı?

Herkes kahraman olabilir, evet. Açgözlülükle kalkıp bozgunla oturan Peter Foley de, hatta kişisel çıkarları söz konusu olduğunda karşısındakini gözünü kırpmadan harcayabilen Catwoman bile hayat kurtaran fedakâr kişi olabilir. Bu iki karakteri Batman ve Komiser Gordon’ın sekiz yıl öncesinden kalmış günahlarını temize çekmede kullandıkları araçlar olarak düşünebiliriz. Oğlunu öldürmeye çalışan Harvey Dent’e methiyeler düzen Gordon’ın kendi riyakârlığını katlanabilir kılması, Foley gibi menfaatleri doğrultusunda hareket eden bir adamı ‘iyileştirip’ mücadelesine çekmesine; Batman’in öfkeye bulanmış ruhunun arınabileceğine inanmasıysa onu yağmalayan, tehdit eden ve düşmanın önüne atan Catwoman’ın doğru yolu bulmasına bağlı. İşte bu nedenle, henüz dönüşü olmayan yola girmemiş olan bu iki ihtiraslı karakterin yaptıkları ve yapacakları hikayede büyük önem teşkil ediyor. Bir başka deyişle, Catwoman ve Foley’in kurtuluşu demek, Batman ve Gordon’ın özgür kalması demek.



Nolan’ın hedefi on ikiden vurduğu mevzu işte tam bu dönemeçte belirginleşiyor: Karşımızdaki ister çocukluk idolümüz, ister ismini beş dakika önce öğrendiğimiz genç bir polis memuru, isterse ucube görünümlü bir zorba olsun, onun attığı adımları itinayla takip ediyor, verdiği kararlara saygı duyuyor ve aradığı, eksikliğini hissettiği her ne ise bulmasını temenni ediyoruz. Kabul, filmin hiçbir yerinde Bane’in kazanması için tezahürat yapmasak da [çünkü bu Batman’den ümidi kesmek olur] bu korkunç adamla az-çok empati kurmaktan kendimizi alamıyor, içimizde bir insanı kötülüğün en koyusunu benimsemeye iten sebepleri sıralama ihtiyacı hissediyoruz. Tanrının unuttuğu bir çukurda dünyaya gelen ve ancak yetişkin olduğunda güneşi görebilen Bane ile, aç kalmamak için hırsızlığa başlayan, sonra da sabıka kaydı yüzünden kimse ikinci bir şans vermek istemediği için batağa saplanan Selina Kyle’ı her ne yaparlarsa yapsalar -yol açtıkları tahribatın gürültü patırtısına kulaklarımızı tıkama pahasına- infaz edemiyoruz. Ne zaman ki Gotham’ın Prensi Bruce Wayne, içini malikânelerle, spor arabalarla, partilerle doldurduğu ayrıcalıklı yaşantısından soyutlanıp, Bane ve Catwoman’ı karanlığa çeken deneyimleri birebir yaşıyor ve daha da güçlenerek düzlüğe çıkmayı başarıyor, o zaman kötülerin mazeretleri de geçersizleşmekten kurtulamıyor. 

Yazıya hakim olan 'söylenenleri boş verin, The Dark Knight Rises iyi bir Batman filmi, çünkü...' tonu kafanızı karıştırmasın, Nolan adına bahaneler üretmeye, ikinci yarıda bir miktar tavsayan senaryo için savunmalar yazmaya hiç mi hiç niyetim yok. Filmin kusursuz olmadığının, üstelik de kusurlarını gizlemeyi pek beceremediğinin pekala farkındayım. 2 saat 45 dakikalık bir yapım hakkında konuştuğumuzu göz önünde bulundurursak kulağa bir hayli tuhaf –biraz da komik- gelecek, ancak ben The Dark Knight Rises'a çelme takan düşmanın 'zaman' olduğunu düşünüyorum. [Aranızda, Batman’in zamanı manipüle etmesiyle ünlü düşmanı The Clock King’i hatırlayan var mı?] Özellikle 'kırılma noktası'ndan sonra zaman adeta koşar adım ilerledi ve izlediklerimizi özümsememize bir türlü izin vermedi. Kara Şövalyenin günü nasıl kurtaracağına ilişkin merak son ana kadar en üst seviyede tutuldu tutulmasına, fakat ne Bruce Wayne'in çocukken yaşadığı travmayı tekrar tekrar canlandıran çukurun klostrofobisini, ne de Nineteen Eighty Four’daki gibi bir distopyaya dönüşen Gotham şehrinin çaresizliğini olması gerektiği şiddette hissedebildik. Dışarıdan bakmakla yetindik, tabir-i caizse; oyuna alınmadık. Nefes nefeseydik çünkü, filmin ritmine ayak uydurmaya çalışırken bitap düşmüştük, kan ter içindeydik. Bu bağlamda yönetmenin esin kaynaklarının zamanı nasıl kullandıklarına bakmakta fayda görüyorum; Metropolis 153, Doctor Zhivago 197 dakika, A Tale of Two Cities 300 sayfa uzunluğunda. Filmin beşer-onar yaprak aldığı Knightfall, The Dark Knight Returns, The Cult ve No Man's Land çizgi romanlarının ciltleri kitaplığımın bir rafının nereden baksanız dörtte üçünü işgal ediyor. Kısaca, bu kadar çok malzemeyi harmanlayarak doyurucu bir ürün elde etmek ve derdini eksiksiz anlatmak isteyen bir yönetmenin 2 saat 45 dakikadan fazlasına ihtiyacı var, orası kesin. Warner Bros'un Harry Potter ve Twilight'ta uyguladığı, her bakımdan daha karlı görünen 'tek filmden iki film çıkartma' stratejisini harekete geçirmesi için bulunmaz bir fırsat yani... Ne yazık ki artık kaçırılmış bir fırsat!

Inception ve Memento gibi zihin açıcı işlere imza attığına yakından tanık olduğumuz Christopher Nolan’ın bu kez, bizleri alıştırdığı normlar çerçevesinde azıcık kolaycılık gibi görünen küçük şanslı atışlara ve rastlantısal kurtuluşlara bel bağlaması da filmin notunu yarım puan aşağıya çeken etkenlerden… Konuyu açabilmem için ‘keyif kaçırıcı bilgilere’ muhtacım, o yüzden TDKR’ı henüz izlemediyseniz [yok daha neler?] bir alttaki paragrafa geçmenizi öneririm. ‘Şanslı atış’ ile ne kastettiğimi, Komiser Gordon’ın Talia’nın bombasını tam son saniyede durdurması, Batman’in Batpod ile polislerden kaçarken etrafta ateş ederek rampaya dönüştürebileceği cisimlerin cirit atması, Gordon’ın Bane’in kanalizasyondaki üssüne düştüğü gece üzerinde Dent hakkındaki sırrı ifşa eden bir mektup bulundurması gibi örnekler vererek açıklayabilirim umarım. Benzer taktikler aksiyon/macera ve gerilim filmlerinde ekseriyetle kullanılır, tamam. Hani izlerken heyecan duyalım, gözlerimizi filmden ayıramayalım, takip sahnesi sona erene kadar kanımızda dolaşan adrenalinin esiri olalım, bunların hepsine varım da, bana sanki Nolan filmde izlediklerimizden on kat daha yaratıcı ve yenilikçi fikirler üretmeye muktedirmiş de, her nedense yeteri kadar kafa yormamış gibi geldi. İtiraf etmeliyim, Batman Begins ve The Dark Knight’ta da bulunan [Yoksa asla plan yapmadığını, Gotham’ın adalet sağlayıcılarını domino taşları gibi devirirken arabaları kovalayan başıboş bir köpek kadar dürtüsel hareket ettiğini iddia eden Joker’in tanrısallık düzeyindeki isabetli hesaplamalarını unuttuk mu?] ama editing oyunları sayesinde daha az dikkat çeken bu tip ufak tefek noksanlıklardan beni rahatsız etmesi Kara Şövalye üçlemesinde bir ilk.



Filmin falsolarından bir diğeri, Batman ile bütünleşik bir mekan olan Gotham şehrinin kimliksizliği. Hayır, kastettiğim filmde belirgin bir atmosferin olmayışı ya da kentin mimari yapısında gözlemlenen bir çeşit kimliksizlik –ki aslında bunlar da birer soru işareti- değil. Batman Begins ve The Dark Knight’ta Gotham’ı Gotham yapan, içinde yaşadığını bildiğimiz küçük ama gerçek karakterlerdi. Gotham; falafel satıcısıydı, Bruce’un paltosunu hediye ettiği evsizdi, hastanede yatan annesini korumak için inandığı ne varsa pazara çıkaran Ramirez’di, Bruce Wayne’in sırrı üzerinden rant sağlamak isteyen metropol kurnazı Mr Reese’di, Batman’e yardım eden ufaklıktı… Örnekleri çoğaltabiliriz. The Dark Knight Rises’da ise ana karakter bolluğu nedeniyle halk ‘yetimler’, ‘zenginler’ ve ‘polisler’ şeklinde gruplara ayrılmış, bu durum da ister istemez Gotham’ın hatlarının kabaca çizilmesine ve dışarıya kartondan yapılmış bir dekor olarak yansımasına yol açmış. Nolan, kuşatma altındaki Gotham’ın çektiği azabı aynı anda esir düşen Bruce Wayne’in bünyesinde toplayarak bir taşla iki tuş vurmaya çalışmış, ama bu haliyle şehir oldukça boş ve yapay kalmış. An geliyor, koca şehirde kurtarılmaya değer bir insan evladının yaşayıp yaşamadığını merak ediyorsunuz. Batman and Psychology: A Dark and Stormy Knight kitabının yazarı psikolog Travis Langley, Batman anlatılarında Gotham City’nin, kara şövalye karakterinin inandırıcılığını arttırmada hayati rol oynadığını öne sürmüştür. Gerçekten de, Batman’i resimden çıkardığımızda Gotham, Gotham’ı resimden çıkardığımızda Batman topallamaya başlar. Herhalde, The Dark Knight Rises’daki bu Gotham sıkıntısını da zamansızlığın bir uzantısı olarak kabul edebiliriz.

Madem yeri geldi, kısaca sinematografiye de değinelim. Wally Pfister’ın üçlemede yakaladığı en kuvvetli karelerden bazılarının The Dark Knight Rises’da bulunduğunu düşünmekle [Catwoman’ın Batpod ile yeni doğan güne aktığı sekans, Batman’in etrafının polislerle çevrildiği sahne vb.] beraber, filmin ressam David Mazzuchelli’nin Batman: Year One’da oluşturduğu estetiğin sinema dilindeki tercümesi olan, kir pas içideki Batman Begins ve bize ‘Tanrıların Şehri’ne anahtar deliğinden bakma şansı tanıyan görsel epik The Dark Knight kadar ‘şık’ ve ‘özel’ görünmediğine inanıyorum. En iyi sinematografi dalında Oscar adaylığı bekleyen ve sıfır adaylık yüzünden keyifleri kaçan hayranlar olduğunu biliyorum, ancak Life of Pi, Anna Karenina ve Skyfall gibi göz kamaştıran yapımlar, üzülerek söylüyorum ki bence de o kategoride yer almayı bizim filmimizden daha fazla hak ediyor.

Müzikler, artık Christopher Nolan filmlerinde bir gelenek olduğu üzere Hans Zimmer’ın büyülü parmaklarına emanet ve Zimmer yine bizi adrenalin bağımlısı yapacak müthiş tınılar bulmuş. Soundtrack’teki kişisel favorilerim: Imagine The Fire, Necessary Evil, Mind If I Cut In, The Fire Rises, Born In Darkness ve Mind If I Cut’in daha hızlı bir versiyonu olan ve OST’de yer almayan Selina Kyle Theme Suite.

Toparlayalım...
The Dark Knight Rises, gelecekteki süper kahraman filmlerine işin nasıl yapılacağını gösteren bir harita veriyor mu? Yooo, onu zaten Batman Begins yapmıştı. Peki, aksiyon/macera filmlerinde de sanat yapılabileceğini dosta düşmana gösteriyor mu? Hayır, o The Dark Knight'ın işiydi. 
Christopher Nolan'ın The Dark Knight Rises'da yaptığı şey çok daha kişisel, çok daha Batman karakterinin esansı ile alakalı... Bruce Wayne'in yolculuğundaki son perdeyi tatmin edici yerde bitirmek ve bunu yaparken de yıllar önce bahçesindeki çukura düşen ve yarasalardan korkan o ufacık çocuğu içinde taşıdığı iblislerinden kurtarıp huzura kavuşturmak...
Yönetmen amacına ulaşıyor mu? HEM-DE-NA-SIL!

BÖLÜM V: ÇİZGİ ROMANDAN BEYAZ PERDEYE

Bir grafik roman düşünün, raflara yerleşir yerleşmez kendisinden önce gelmiş ne var ne yoksa paramparça etsin, süper kahraman janrını topyekûn kalkındırsın, çizimleri kâh büyüleyici, kâh ölesiye çirkin görünsün, sayfalarında cereyan eden kurmacalar hem kaleme alındığı döneme hükmeden Ronald Reagan ideolojisi ile Amerika-Sovyetler Birliği arasındaki Soğuk Savaş’ın uzatmaları oynadığı 1980’lerin keskin bir temsili, hem de bugün bile başyapıt kabul edilebilecek kadar ‘raf ömrü’nden muaf ve ‘zamansız’ olsun… O öyle bir eser olsun ki, içine Tim Burton baktığında Batman 89’ı, Christopher Nolan baktığındaysa The Dark Knight Rises’ı görsün… 

Yazarı ve çizeri Frank Miller, çinicisi Klaus Janson, adı The Dark Knight Returns olsun!

The Dark Knight Returns bize, Batman kostümünü on yıl önce gardırobuna kaldıran elli yaşlarındaki Bruce Wayne’in emeklilik günlerinden kesitler sunar. Bruce eski heyecanını hatırlayıp nostalji rüzgarına kapılmak için tehlike katsayısı yüksek araba yarışlarına katılan bir ihtiyardır ve ancak ölümle burun buruna geldiği anlarda yaşadığını hissedebilmektedir.

The Dark Knight Returns ve The Dark Knight Rises’ın çıkış noktaları aynı olsa da, Nolan ve Miller’ın Bruce Wayne’e biçtikleri Batman-sonrası hayat birbirinden siyah ve beyaz kadar farklıdır. Miller’ın grafik romanı yazdığı günlerde revaçta olan re-maskülinizasyon ve Alfa Erkek idealizmi, emekliye ayrılmış olsa bile Batman’in güçsüzleştirilmesine, proaktif bir çerçevenin dışına çıkarılmasına izin vermez. Oysa The Dark Knight Rises’daki Bruce Wayne, malikanesinin içinde tutsak gibi yaşayan, kötümser, insanların hakkında türlü türlü masallar uydurmasına yol açacak kadar gözlerden uzak, tuhaf, aciz bir figür olarak karşımıza çıkar.




Filmde gördüğümüz ‘kabuğuna çekilmiş Bruce Wayne’ imajı, The Dark Knight Returns’ten çok, karakterin bir ay boyunca Bat-Mağara’dan ayrılmadığı Batman: Venom’daki keş görüntüsünü çağrıştırmaktadır. Nolan’ın versiyonunun ve Batman: Venom’un ortak yanı, her iki öyküde de Batman’in suçluluk duygusundan mustarip olmasıdır.



Youtube’da fenomen haline gelen ‘Batman Maybe’ gibi videolara konu olmasından anlaşılabileceği kadarıyla, Bruce Wayne’in sakal/bıyık bırakması hiçbir zaman iyiye alamet değildir. Detective Comics #0: The Man Who Falls çizgi romanında yönünü bulmaya çalışan pre-Batman Bruce da sakallı bir figür olarak resmedilmiştir.



Bruce Wayne’in, Christian Bale’in The Dark Knight Rises’ın başlarındaki sakallı ve bastonlu tasvirinin, çizgi romanlardaki karşılığı olarak karakterin Knightfall’da Bane tarafından hırpalandıktan sonra başından geçen birbirinden fantastik olayları anlatan Knightquest: The Search macerasındaki Sör Hemingford Gray kimliğindeki halini gösterebiliriz.






Filmde Lucius Fox’ın Bruce Wayne’e verdiği ‘ortopedik brace’ akıllara yaşı kemale ermiş kahramanımızın The Dark Knight Returns’de kullandığı aparatı getirmiyor değil…



Benzer bir aparat alternatif bir gelecekte geçen Mark Waid ve Alex Ross imzalı Kingdom Come macerasında da kullanılmıştır.


1996 yılında dört sayılık mini seri formatında yayımlanan Kingdom Come’ın meşhur panellerinden biri The Dark Knight Rises’da canlandırıldı. Çizgi romanda Batman ve Superman arasında geçen hararetli bir tartışma, Superman’in daha Batman arkasını dönmeden gözden kaybolmasıyla biter. Yıllarca aynı işkenceyi Jim Gordon’a yapmış olan yarasa adamın repliği her şeyi özetlemektedir:  “Demek böyle bir hismiş.”


Aynı mizansen filmde Batman ve Catwoman’ın çatıdaki kovalamaca sahnesinde yaşanır. Batman arkasını döndüğünde Catwoman arazi olmuştur. Replik tanıdıktır: “Demek böyle bir hismiş.”




Bu sahnenin bir diğer özelliği, Christian Bale’in Batman kostümü içerisinde çektiği son sahne olması. Kingdom Come’dan gelen böyle efsane bir replikten daha sağlam bir “son söz” düşünemiyorum.

Bruce ve Selina’nın tanışması, bir çok farklı zamana ve evrene ait çizgi romanlardan  alınmış unsurları bir araya getiriyor. Batman #1’de [1940], The Cat ismiyle bilinen Selina Kyle, mücevher çalmak için yaşlı bir kadın kılığında bir davete sızmıştı. The Dark Knight Rises’da karakterin sıklıkla unutulan ‘kılık değiştirme ustası’ yönü iyi işlenmiş. Filmin başlangıcında kedi hırsızımız Wayne Malikanesindeki hizmetçilerden biri pozlarında karşımıza çıkıyor.



Kedi hırsızımız Batman TV dizisinin The Cat and The Fiddle bölümünde Minerva Matthews isimli yaşlı bir kadının yerine geçmişti.

Filmde izlediğimiz sahnenin bir benzeri Batman The Animated Series’in tie-in çizgi romanı Gotham Adventures’ın 33. sayısında yer almıştı. Macerada Catwoman, Wayne Malikanesine girer, kasayı açar, elması avuçlar, ancak yarasa hislerinin [!] geceleri ayakta tuttuğu Bruce Wayne’e yakalanmaktan kurtulamaz.

Catwoman’ın ‘işini yaparken’ aldığı keyfi, parmak izi almaya geldiği evden inci kolyeyle ayrılmasından anlıyoruz. Jim Balent’in çizdiği 90’lardaki Catwoman serisinde, Batman The Animated Series'in Cat and The Claw bölümünde ve Batman Adventures'da karakterin mücevher düşkünlüğüne vurgu yapılmıştı.


Bruce Wayne, Catwoman tarafından soyulmasının akabinde Bat-Computer’da  bu esrarlı hırsız hakkında hummalı bir araştırma yapmaya başlar. Manevi oğlunun yeniden dış dünya ile bağlantı kurmasını şaşkınlıkla karşılayan Alfred, ortak yanları olduğunu fark ettiği Bruce ile Selina’nın buluşup notlarını paylaşmaları gerektiğini söyler. Bu nükteli diyaloğu David Finch’in yazıp çizdiği Batman The Dark Knight Vol 1: Golden Dawn’da görmüştük.





Alfred ve Lucius Fox'ın, müzmin bekar Bruce Wayne ile hayırsever [!] Miranda Tate'i yakınlaştırma çalışmaları, Knightfall'un ilk bölümlerinde Alfred'in, Bruce'u Shondra Kinsolving ile birlikte olması fikrini aşılamasına bir gönderme olabilir. 

Bat-Computer’daki ekran görüntüsü ile Selina’nın korkunç bir kedi maskesiyle dolaştığı Batman #3’deki gazete manşetini karşılaştıralım:



Ekran görüntüsündeki 'mugshot' ile Adam Hughes'ın çizdiği Catwoman kapağının arasındaki yedi farkı bulun!  :(



Sıra geldi maskeli balo ve onun sahte yüzlerine… Jeph Loeb ve Tim Sale’in çok satan Batman: The Long Halloween çizgi romanın ilk sayısında, Gotham mafyasının tanıdık simalarından Johnny Viti'nin düğünün yapıldığı gece Bruce ve Selina’nın müthiş bir dans sahnesi vardı.

İlgili promo videosunu izlediğim günden beri balo sahnesinde çalan hüzünlü şarkının peşindeydim, neyse ki filmi izlemeden önce buldum. Eserin adı Pavane for Dead Princess [Partiyi düzenleyen Talia Al Ghul'u bir terörist liderin kızı olmasından dolayı 'prenses' unvanına yakıştırabilirseniz, sahnede karakterin başına gelecekler hakkında ipucu veren bir şarkı kullanıldığını düşünebilirsiniz, benim gibi (:] bestecisi de Maurice Ravel.


Batman'in maskeli baloya 'Bruce Wayne - eksantrik milyarder' maskesiyle katılması esprisini Tim Burton, Batman Returns filminde de kullanmıştı. Çizgi roman sayfalarını karıştırıp, kahramanımızın 'Bruce Wayne artık gündüzleri taktığım bir maskeden farksız...' dediği paneller bulmak hiç de zor değil...


Batman'in, Bruce Wayne'in zaman zaman kolladığı bir dostu olduğunu söylediği panelleri de...


İnci kolyeyi kaptıran Selina Kyle, dans sırasında aşırdığı otopark biletini kullanarak Bruce Wayne’in arabasını çalar. Selina, Catwoman [Vol 2.] #82’de Batmobile’i çalmıştır.






Komiser Gordon’ın, Bane’in kanalizasyonda bulunan gizli üssüne elleri kolları bağlı bir şekilde getirildiği sahnenin, Tim Drake/Robin’in Knightfall’da Bane ve Killer Croc’ın kanalizasyondaki kavgasının [Detective Comics #660] ortasında kaldığı sayının bir yorumu olduğu söylenebilir.



Enter Robin… Joseph Gordon-Levitt’in hangi karakteri canlandıracağı çok -belki de lüzumundan fazla- konuşuldu. Önce The Long Halloween’in kötülerinden Alberto Falcone olacak dendi, sonra Riddler, sonra Jean Paul Valley/Azrael… Bir de baktık ki, adam Robin olmuş! Toy ve heyecanlı bir polis memuru olan ‘John Blake’, Batman’e çizgi romanlarda yardım eden ilk üç Robin’den özellikler taşıyor; Blake ilk Robin Dick Grayson gibi kararlı ve umut dolu, ikinci Robin Jason Todd kadar başına buyruk ve dedektiflik yetenekleri üçüncü Robin Timothy Drake kadar gelişmiş. Rozet ve üniformaya gelirsek, Dick Grayson Nightwing kimliğiyle kurgusal şehir Blüdhaven’ın koruyucu meleği görevini üstlendiği zamanlarda 'gündüzleri de boş oturmayayım' diyerek, gözü-pek bir polis olmuştu.



John Blake, Bruce Wayne = Batman sonucuna nasıl ulaştığını ballandıra ballandıra anlattığı sekansta, aynı problemi henüz dokuz yaşındayken çözme başarısını gösteren -Ra's Al Ghul'un Batman dışında 'Detective' diye seslendiği tek insan olmak kolay değil- Tim Drake'i anımsatıyor.

Normal şartlarda, film uyarlamalarında birden fazla çizgi roman karakteri karıştırarak elde edilen kokteyl adamlar can sıkıcı olurlar, Iron Man 2'da Ivan Vanko'nun bedeninde Whiplash ve Crimson Dynamo'nun birleştirilmesi hiç hoşuma gitmemişti mesela. Fakat 75 yaşına merdiven dayayan Robin'in isminin ana akım Batman dergilerinde altı kişi tarafından [Dick Grayson, Jason Todd, Tim Drake, Stephanie Brown, Carrie Kelly ve Damian Wayne] paylaşılmış olduğunu hesaba katarsak, Nolan'ın John Blake'e bu seçkideki en ünlü ve hayran kitlesi en geniş üç karakterin ayırt edici yanlarını yüklemekle doğru bir atış yaptığı sonucuna ulaşabiliriz. Filmlerde kurulan evrenlerin bir aşamadan sonra sona ermesi kaçınılmaz olduğundan, beyaz perdede yalnızca ilk Robin, nam-ı diğer Dick Grayson'ı görebiliyorduk, artık Todd ve Drake'e de el sallamış olduk. 

Dick Grayson, Prodigal macerasında ve Bruce'un Final Crisis'deki 'Omega Sanction' deneyiminin ardından mecbur kaldığı için Batman kostümü giymişti. Kısacası John Blake'in The Dark Knight Rises'ın sonunda 'yeni Batman' olması, film için uydurulmuş bir icat değil, Robin karakterinin doğal gelişiminin bir parçası. 

Alfred Pennyworth, malikaneye aynasızların gelmesini ister mi? İs-te-mez!



Alfred başka ne istemez? 40 yaşındaki Bruce Wayne’in siyahlara bürünüp, ıssız sokaklarda mafya babalarıyla, ninjalarla, palyaçolarla ve çuval kafalı psikopatlarla kovalamaca oynamasını tabii ki! Alfred ve Bruce’un arasında geçen bu dokunaklı sahnenin bir versiyonu Knightquest: The Search’te [Legends of The Dark Knight #60] gerçekleşmiş, baba-oğulun yolları geçici bir süre için ayrılmıştı.



Batman: The Animated Series de Batman ve güvenilir uşağının arasındaki atışmalardan nasibini almıştı.
Alfred, hep böyle kal (:

Frank Miller'ın yeteneğinin yarısını ameliyatla aldırdıktan sonra yazdığı All-Star Batman and Robin The Boy Wonder'daki Batman/Alfred ilişkisi, alışılmış dinamiklere kıyasla bir hayli 'sert'ti... Ahem!


The Dark Knight Rises'da Batman'in en yakın dostlarının teker teker onu yalnız bırakmalarını izledik. Alfred'in vedasından sonra, Komiser Jim Gordon da filmin ilk yarısını bir hastane odasına dinlenerek geçirdi.




Bruce Wayne'in kar maskesi takarak Gordon'ın yattığı hastaneye gizlice geldiği kesit, Jim Starlin'in yazıp, Bernie Wrightson'ın resimlediği 1988 yapımı Batman: The Cult grafik romanından alınmıştır.

Batman yeşil sahalara geri döner... Peki Gotham şehri bıraktığı gibi midir? Peşinde Bölge Savcısı Harvey Dent'in katilini yakalayıp yükselmek için Bane'i takip etmekten vazgeçen şöhret meraklısı Peter Foley ve bütün Gotham Şehri Polis Departmanı vardır. Batman/GCPD çatışması Batman: Year One ve Batman: Prey çizgi romalarında, Batman: The Animated Series'in On The Leater Wings ve The New Batman Adventures'ın Over The Edge bölümlerinde, tüm zamanların en iyi Batman filmlerinden olan Batman: Mask of The Phantasm'da ve son olarak Yeni 52'deki Justice League #1'de işlenmiştir.





Polislerden söz edip de, The Dark Knight Returns'ün sayfalarından fırlayıp ete kemiğe bürünen bu memur arkadaşları anmazsak çok ayıp olur:



Filmdeki Peter Foley, karakterin No Man's Land hikayesindeki kostümlü savaşçı takıntılı ve sosyopatik tavırları düşünülürse çizgi roman evreninden çok da farklı değil.

Eh, bu gibi örneklerde 'sonu benzemesin' yerinde bir kalıp olacaktır. Ancak ne yazık ki şanssız Foley The Dark Knight Rises'da da, No Man's Land'in sonundaki gibi vurularak öldürüldü.

Knightfall sayfalarına geri dönelim... Catwoman'ın, John Daggett'ın boş kasasını soymaya kalkıştığı sahnenin ikizini Batman #498'de bulabilirsiniz.




John Daggett'tan bahsetmişken, kendisinin çizgi romanlardan değil, Batman: The Animated Series'den transfer olduğunu ekleyelim. Çizgi dizideki 'Roland' Daggett, Daggett Industries'in yönetim kurulu başkanı ve Feat of Clay bölümünde Matt Hagen'ın Clayface'e dönüşmesinin bir numaralı sorumlusudur.


Zavallı Daggett, Wayne Enterprises'ı ele geçirmek için akla hayale sığmayan dolaplar çevirse de, Bane'i kontrol etmeye çalışmak gibi stratejik bir hata yapar ve bu hatasını canıyla öder! Yazar Steve Englehart ve çizer Marshall Rogers'ın 70'li yıllara damgasını vuran [Batman: Strange Apparitions cildinde toplanan] Batman run'ında, Wayne Enterprises'ın başına -Bruce Wayne kılığındaki- Hugo Strange geçmiştir.

Nolan, Batman ve Catwoman'ın John Daggett'ın çatı katında team-up yaptıkları sahneyi yazarken, Batman: Year One'da Carmine Falcone'ye karşı güçlerini birleştirdikleri sayfadan etkilenmediyse ben hiçbir şey bilmiyorum.



Kara Şövalye'nin, dövüş esnasında Selina'nın silah tutan eline vurması da filmdeki bütün çılgın fikirler gibi The Dark Knight Returns'den geliyor:

Laf arasında, Batman bir kızı nasıl etkileyeceğini iyi biliyor. Bu adamın sekiz yıl boyunca kimseyle görüşmediğinden emin miyiz?
 Bane neden üzerine alındı ki şimdi?


Batman'in havalı aracı The Bat, ilk kez Detective Comics #31'de gördüğümüz Bat-gyro'nun günümüze uyarlanmış bir modeli.



Batman'in polis takibinden sonra Bat-Cave'e döndüğü sahneyi bakalım çizgi roman evreninde bulabilecek miyiz?




Bruce Wayne, Bane'in yerini öğrenmek için Selina'nın yardımına başvurmaya karar verir. Kedi hırsızın mütevazı apartmanında, Juno Temple'ın canlandırdığı Jen ile tanışır.


Jen, çizgi romanlarda Catwoman'ın en iyi arkadaşı olan Holly Robinson'ın Nolenverse'deki karşılığı. 1988 yılındaki Batman #404'te tanıştığımız Holly, ilk devriye gecesinde Bruce'u bıçaklamıştı.

Selina ve Holly'nin arasında yıllara kafa tutan bir abla kardeş ilişkisi vardır.

Selina: Burası birinin eviymiş.
Jen: Artık herkesin evi.
Ortalık kızışır kızışmaz eşyalarını toplayıp kaçma planları yapan Catwoman'ı biz çooooook gördük.

 Batman #291
Hırsızlar prensesinin yaşadığı Old Town'dan, League of Shadows üyelerinin saklandıkları kanalizasyona yavaş yavaş uzanmadan önce, herkesin mırın kırın ettiği başlıksız ve domino maskeli Catwoman kostümüne de bir el atalım. [Öyle değil... İçiniz fesat. Gerçekten!]
 Detective Comics #364
Batman #197
 Batman #210
Batman TV Dizisi
Hmmm... Eleştirilere katılmamak elde değil. Sahiden de böyle Catwoman olmazzz!
Selina'nın sivil kıyafetleri bile, çizgi roman aleminin ünlü modacılarının kreasyonlarından...
Showcase '93:
Batman #460

Beklenen an gelir, Batman ve Bane karşılaşır! Bu heyecan yüklü sahneyi ne kadar sevdiğim Kritik'te yazdıklarımdan anlaşılıyordur herhalde. Batman ve Bane'in ilk kavgasında bu iki büyük düşmanın Vengeance of Bane, Knightfall, No Man's Land, Legacy ve Over The Edge'deki dövüşlerine taş gibi göndermeler var.

Yarasa kıran Bane'in karşısındakini elinden ayağından yakalama hareketi: 
Descent Into Mystery

Filmde Bane'e yer verip de, karakterin yarasa adamı havaya kaldırıp belini kırdığı o ikonik sayfayı es geçmek olmazdı kesinlikle... Yine de 'o an' geldiğinde ciddi ciddi buz kestim, kıpırdayamadım. Sinema salonunda yankılanan iç çekme ile çığlık atma arasındaki o tarifi pek kolay olmayan belli belirsiz şaşkınlık efektini asla unutmayacağım. 
I WILL BREAK YOU!
Cüssesi, kel kafası ve canavar dişli maskesiyle Bane'in atalarından kabul edebileceğimiz Mutant Leader ve Kara Şövalye arasındaki 'randevu':
Mutant Leader'a bir de 'ışıkta' bakalım:

Geride bıraktığımız bölümlerde Bane'de Paul Dini'nin Batman: The Animated Series'de -tahminimce Bane'e bir alternatif olarak- yarattığı ve No Man's Land crossover'ını fırsat bilip, çizgi roman evrenine sıçrayan Lock-Up'tan esintiler bulunduğunu yazmıştık. Lock-Up'ı ürkütücü kılan, Gotham'ın önde gelen isimlerini gardiyan olarak çalıştığı Blackgate hapishanesine kapatıp, onlara işkence yapmayı kendine hobi edinmiş olması.
Bruce Wayne'i doğup büyüdüğü çukura kapatma fikri, Bane'in ne kadar kusursuz bir cani olduğunun göstergesi olabilir, ancak Bane of The Demon hikayesinde League of Assassins'in lideri Ra's Al Ghul, aynı cezayı Bane için kesmişti.
Cezanın telif hakkı Bane'de olmasa da, aslında tam olarak Ra's Al Ghul'da da değil. Ra's'in orijininin anlatıldığı Batman: Birth of The Demon one-shot'ta öğrendiğimiz üzere, Ra's Al Ghul da en verimli çağlarını [!] çukurdan bozma bir hapishanede geçirmiş.
Bruce Wayne'in hapsedildiği çukurun, Ra's Al Ghul ve Talia maceralarının vazgeçilmezlerinden biri olan Lazarus Pit'in Nolenverse'deki boşluğunu doldurması fikri mükemmel düşünülmüş ve uygulanmış. Lazarus Pit filmde, çizgi romanlarda olduğu gibi içine giren insanlara ölümsüzlük bahşetmese de, vücudu ve ruhu kırılmış vaziyetteki Bruce Wayne'i sembolik olarak iyileştirdi ve arındırdı.


Çukur, KnightsEnd'in sonunda Jean Paul Valley için, Batman: Prey'de Bruce Wayne için kurtuluşun bir simgesi olan Bat-Mağara'nın girişinin yerine kullanmış olabilir.


Piyasaya çıkışı Batman & Robin filminin gösterimine denk getirilen ve Batman: Legacy'nin bir uzantısı sayılabilecek Batman: Bane 1997 Special'da Bane'in elinde, patlamaya hazır bir reaktör vardır.
Ventriloquist [Vantrolog] lakabıyla tanınan Arnold Wesker, Cataclysm hikayesinde Gotham'da meydana gelen depremleri fırsat bilip, 'talep ettiğim miktarı ödemezseniz, Gotham'ı beşik gibi sallarım' tehditleriyle şehri rehin alma girişiminde bulunmuştu. Wesker'ın sevimsiz kuklası Quakemaster, görünüşüne ve huylarına bakılırsa bizim Bane'in uzaktan bir akrabası olabilir (:
Bane tıpkı Batman: The Cult'ın kötüsü Deacon Blackfire gibi fakir halka sahte umut verir.
Bane: Şehrinizin kontrolünü ele alın!
Sayfalarının içerisinde Batman esir düştüğü ve Gotham'daki polisler 'ibret olsun diye' halka açık alanlarda asıldığı için Batman: The Cult, The Dark Knight Rises'a esin kaynağı olan çizgi romanlar arasında öne çıkıyor.

Köprüleri yakmanın tam sırası!

The Fire Rises!

Blackgate hapishanesindeki firar sahnesi, Knightfall'u müjdeleyen Batman #491'den geliyor.
Jonathan Crane'in yargıç görevi üstlendiği sahte mahkemenin bir versiyonu  Batman The Animated Series'in Trial bölümünde yer almıştı. Yargıç Palyaço Prens Joker'den başkası değildi :)
Batman #163: Adaletin bu mu Joker?

Jim Gordon'ın Dent Act'in koca bir yalana dayandığının ortaya çıkmasından sonra yaşadığı iç hesaplaşma, komiserin No Man's Land'deki verdiği etik olup olmadığı meçhul kararlar nedeniyle aynaya baktığında iki yüzlü bir adam gördüğü öyküden ödünç alınmış.
Komiser Gordon'ın Harvey Dent tarafından kaçırılan ve ölümlerden dönen karısı ve çocuklarının şehri terk ettiklerini öğreniyoruz. Aynı hikaye Batman: Turning Points'te oldukça dramatik bir şekilde işlenmişti.
"Senin kim olduğunu hiç önemsemedim."
Filmdeki bu replik, Batman ve Gordon dinamiği hakkında sayfalarca yazılsa anlatılamayacak bir hakikati ortaya döküyor; Gordon isteseydi Batman'in kimliğini yıllar önce öğrenebilirdi, ama araştırmadı,  uğraşmadı, merak etmedi bile. Batman: Legends of The Dark Knight serisinin The Ultimate Trust başlıklı 125. sayısı, bu konunun üzerine gitmiştir. Şehir ona en çok ihtiyaç duyduğu sırada gözlerden kaybolan Batman, hayal kırıklığına uğrattığı Gordon'ın yanına gelir ve özür dilemek adına maskesini çıkartır. Yarasa  adamın kim olduğunu öğrenmek istemeyen Gordon ise hemen arkasını döner ve Batman'den maskeyi geri takmasını rica eder.


Gotham polisinin başına gelen felaketler No Man's Land ve The Cult maceralarından...



Bane'e ait toplantı basma, adam kaçırma, kabadayılıkta çığır açma panelleri Part Deux (:





Bir kedi gördüm sanki!
 Batman #266

Sahipsiz bölge Gotham'ın yasak meyvesi:


Batman ve Bane'in son 'savaşı', Knightfall: Who Rules The Night, Batman: The Cult, No Man's Land ve The Dark Knight Returns'ten parçalar içeriyor.

Bane'in sonunu hazırlayan, Selina'nın Batman'in kendisine duyduğu güveni boşa çıkarmayıp, Batpod ile şehri terk etme şansı varken geri dönmeye karar vermesi oldu. Benzer şekilde, Jeph Loeb ve Jim Lee'nin Hush macerasında Kara Şövalye, Catwoman'a Batcycle'ını ödünç vermişti.

Veeeeeeee Talia! 
Sahiden de yeryüzünde Marion Cotillard'ın canlandırdığı karakterin 'Miranda Tate' olduğuna inanan bir çizgi roman okuyucusu var mıdır? Daggett ile konuştuğu ilk sahneden, sırrının açığa çıktığı finale kadar kadının dudaklarından dökülen her sözcük, giydiği her kıyafet, taktığı her aksesuar, saçlarının aldığı her model 'Ben Talia Al Ghul'um' diye haykırıyordu.

Başka kim dünyayı kurtarmaktan, ekolojik dengeden, ailelerden bu denli şevkle bahsedebilir ki?


 The Dark Knight Rises'da, Wayne Enterprises'ı kurtarmak için Lucius Fox'un son ümidi olan Miranda/Talia, zamanında Superman'in baş düşmanı Lex Luthor'un şirketi LexCorp'un CEO'luğunu bile yapmıştı.

DC evrenindeki Talia Al Ghul, 'Beloved' şeklinde seslendiği Batman'e deliler gibi aşıktır, fakat sürekli babası ve sevdiği adamın arasında kaldığı için yüzü hiç gülmez. Neyse, Atlas da gülmüyormuş zaten.




Talia... Detective Comics #448'de sadece peruk takarak kimliğini gizleyebilmiş bir kadın bu! Filmde herkesi ayakta uyutmuş, çok mu?

Aşağıdaki resimlerde hatunun giydiklerine dikkat! [Nolan, Marion Cotillard'ın filmden önce Talia kostümüyle görüntülenmesine nasıl izin vermiş?]

Bane of The Demon mini serisinde Talia ve Bane'in arasında kısa süren bir ilişki yaşanmıştı. Söz konusu ilişki Talia için üzerinde durmaya değmeyecek kadar manasız ve saçma, Bane içinse rüyalarına girecek kadar ciddiydi. Yarasayı kıran adamın 'Ra's Al Ghul'un yarım kalan işlerini sonuçlandırma' obsesyonu da bu hikayeden gelmekte.


Bane'in koruyucu rolünü üstlendiği Bane/Talia birlikteliği, Secret Six çizgi romanındaki Bane/Scandal Savage arasındaki sapına kadar rahatsız edici ve aynı anda nasıl oluyorsa saf ve masum ilişkiyi andırıyor.



WHEREEE ISSS THE TRIGGER?
Batman'in kendine has sorgulama biçimi
 
 
 Legends of The Dark Knight #126

Binaların arasındaki kovalamaca sahnesi 1940 çıkışlı Batman #1'den bugünlere ulaşmış.

Casualties of war... 
Bombanın bulunduğu aracın şoförünü öldürdüğü için Batman'e dilediğinizce kızmakta serbestsiniz. Maalesef Bu tarz tartışmalı pozisyonlar çizgi romanlarda nadiren de olsa yaşandı.

...And out to sea... :(
 

Batman'in Gotham'ı kurtarmak için yaptığı 'fedakarlık' ve ölümü tabii ki The Dark Knight Returns'ten...


Heykeli dikilecek adam!
 Detective Comics #43

Earth Two Bruce Wayne'in ölümü ve Dick Grayson'ın Batman'in mirasını yaşatma sözü... [Adventure Comics #462]

Alfred'in Wayne'lerin mezar taşlarının önünde ağlayarak özür dilemesi, 2009 yılında yayımlanan Batman and The Outsiders Special #1'den.
Batman: Red Rain'den tanıdık bir görüntü: 
FIN?

The Dark Knight Rises'ın Bruce ve Selina'yı kavuşturan mutlu sonuyla ilgili bakalım Nisan 2012'de yazdığım The Autobiography of Bruce Wayne yazısında neler karalamışım:

"Geçenlerde bir arkadaşıma hararetli hararetli The Dark Knight Rises'tan bahsediyordum [kendisini esir almış, teorilerimi dinlemesi için zorluyordum şeklinde yorumlayabilirsiniz. Yok canım, hiç yapar mıyım!?] mevzu bir şekilde üçlemenin nasıl biteceğine geldi. Ben de çok da kabul edilecek bir teori olmadığını bilmeme rağmen, Christopher Nolan'ın, yüzü bir türlü gülmek bilmeyen Bruce Wayne'e bir çeşit mutlu son verebileceğini söyledim. Olur da Bruce ve Selina sağ kalırsa, aralarındaki farklılıkları görmezden geldiklerini, birbirlerini kabullenebileceklerini ima eden bir mutlu son. Hollywood'un elden düşme beraber güneşe doğru yürüme tarzı finallerden değil elbette. Ucu açık, gelecekten umutlu... Ha, Selina'nın bağımsız kişiliğinin ve önceden kestirilemeyen hareketlerinin işleri son anda batırması [o silahı indir!] da beni şaşırtmaz. Dediğim gibi 'yüzde yüz böyle olacak'tan ziyade, 'böyle bitse çok sevinirim' bendeki."

Tutturacağımı bilseydim Michelle Pfeiffer'la tanışmak, DC Comics'te işe başlamak, ya da ne bileyim büyük ikramiyeyi kazanmak istediğimi yazardım. Peeeeeeehhhhhh :)  Herneyse, artık çok geç.
Biliyorum, Bruce Wayne'in görevi bırakması bazılarınızın hoşuna gitmedi. Fanatik Batman izleyicileriyiz/okurlarıyız biz, adamı hep maskeyle ve pelerinle görmek temennimiz. Ben de isterim Christopher Nolan seriye devam etsin, Christian Bale elden ayaktan düşene kadar Batarang fırlatsın, Hans Zimmer müziklerle gaz versin, Kara Şövalye Mad Hatter'dan, Ten Eyed Man'e kadar bütün düşmanlarını bir de gümüş ekranda haklasın... Ama madem bu serinin çizgi roman uyarlamalarının 'gerçekçi' olabileceğini kanıtladığını söyleyip duruyoruz, gerçekçiliği en başta bizim elden bırakmamamız lazım. Bruce Wayne Batman Begins'te 30. doğum gününü kutlamıştı. The Dark Knight Rises'da aşağı yukarı 40 yaşında bir süper kahramanı izledik. Sizce bu adam daha kaç yıl savaşmaya devam edebilir? Daha kaç yıl Joker gibilerin, Bane gibilerin, League of Shadows gibilerin karşısında dimdik durabilir. Ya da hiiiiç o kadar uçmaya hiç gerek yok, 45 yaşındaki bir 'süper kahraman'ın, 25 yaşındaki  bir yan kesiciyle başa çıkabileceğine inanıyor musunuz? Boş verin, biz göremeyecek olsak da John Blake de bir 'kahramanın yolculuğu'na çıksın. Kendisini keşfetsin, acısını azaltsın, maskesinden kurtulsun... O da Aşil'in ve Herakles'in yolundan gitsin. Bu yolla Nolan'ın Batman'i, ölmesine rağmen yüzyıllar boyunca Gotham semalarında süzülmeye devam etsin. Bruce Wayne'in asıl amacı, ebedi bir sembol olmak, insanlara tek kişinin bile fark yaratabileceğini göstermek değil miydi zaten?

Yarasa Adam'ın sonu hiç gelmeyen maceralarını merak ediyorsanız buyurun, çizgi romanlar sizi bekliyor. Batman 1939'dan beri kim bilir kaç defa öldü, geçmişe gönderildi, sakat kaldı, kontrolden çıktı, aşık oldu, düştü, ayağa kalkmayı öğrendi, yoruldu, silah arkadaşlarını kaybetti, vazgeçti, güçlendi, kandırıldı, delirdi, uzay yolculuğuna çıktı, paralel evrenlerden gelen kötü ikizleriyle savaştı, düşmanların dost, dostların düşman olabileceğini gördü ve hala ilk günkü gibi sapasağlam ve her nasılsa hala devam ediyor bu ucu bucağı olmayan serüveni. 

Çok değil, birkaç yıl sonra Justice League filmimiz ve gıcır gıcır bir Batman serimiz olacak, kim bilir kim canlandıracak Kara Şövalye'yi... Bırakalım o gün gelene kadar ne olacaksa Alfred'in kalbinden geçtiği gibi olsun, Bruce Wayne huzurlu, sakin, omzundaki yüklerden kurtulmuş olsun, aşık olduğu kadınla beraber açtığı 'temiz sayfa'ya mutlu anılar yazsın...

Sizce de o bunu çoktan hak etmedi mi?

13 yorum:

  1. Filmi izlerken Sydney Carton'ın vedası dışında filmdeki A Tale of Two Cities bağlantılarını pek yakalayamamıştım. Daha sonra kitabı yeniden okuyup bir daha baktım filme ve açıkçası hayran oldum. Bastille hapishanesine yapılan top atışları ve masumların serbest bırakılmasıyla Blackgate hapishanesine yapılan saldırı ve Bane'in "masumlarının" serbest bırakılmasını karşılaştırınca ikisi de iki devrimin gerçek anlamda başlamasını sağlıyor.

    Daha sonra zenginlerin, iyi-kötü ayırt edilmeksizin alakasız, sadece cezalandırmak için kurulmuş mahkemelerde (Scarecrow!) hüküm yemeleri. Dahası duruşma esnasında halkın, kana susamış biçimde ölüm istemeleri. (Philip Stryver'ın duruşması gibi)

    Ve en önemlilerinden, bu büyük devrimi kendi kişisel intikamları için kullananlar (Talia-Defarge).

    Film-kitap karşılaştırması yaparsak daha birçok benzerlikle karşılaşıyoruz.

    Ben kendi açımdan konuşacak olursam, bir film izlerken senaryo genelde en son baktığım yer oluyor. Karakterler, onların hikaye içindeki yerleri, hikaye boyunca gelişimleri, diyaloglar, ve hikaye (senaryolaştırılmış hali değil, genel hikaye diyelim) benim bir filmde dikkat etmeye çalıştığım ilk noktalar oluyor. Çünkü senaryodan-görsellikten-mantık hatalarından daha önemli unsurlar olduklarını düşünüyorum. Bu yüzden "klişe" diye sınıflandırılan filmleri seyretmeyi de severim mesela. 'Bakalım bu, nasıl anlatacak' diye düşünürüm. Yani TDKR senaryo olarak zayıf olsaydı bile -ki bu görüşe katılmıyorum, senaryo güzeldi- diğer unsurlar açısından eksiklerini kapatıyor bence. Karakterler, filmin sonunda kendilerindeki statükoyu bozmuşsa, o karakter başarılıdır. Bu sadece Batman'le sınırlı da değil. Filmin başında bir kaçış arayan Catwoman, filmin sonuna geldiğimizde kaçışını gerçekleştirmiş, ama bunu bambaşka bir bedene bürünmüş halde yaptığını görüyoruz.

    Öte yandan Tom Hardy'nin karşısında resmen şapka çıkarıyorum. Adam resmen gözleriyle, kafasındaki damarlarla falan oynamış :) Özellikle maskenin zarar görüp acı vermeye başladığı anda delirmesi ve çığlıklar atması (gürültüden çok anlaşılmıyor ama fark edilebilir derecede) çok iyiydi bence.

    Bir de Bane için Red Hood benzetmesini yapan bir ben miyim? :)

    http://imgim.com/7483inciz1121767.png

    Gotham'ın çöküşünü simgeleyen o elmayı da unutmayalım.

    Sonuç olarak ben filmi çok sevdim, kafama taş gelmeyecekse BB ve TDK, bunun ardından gelmeye başladı benim için.

    Abi, ellerine sağlık, diğer okuyucuları bilemem ama benim beklediğimin çok ötesinde bir yazı oldu. Yani yazının sadece 5. kısmı gibi bir şey bile yetecekken, harika bir çalışma çıkarmışsın ortaya. Zaten yazıyı bitirdikten sonra, bahsi geçen kitapları not alıyorsam, oturup gecenin bir saatinde üçlemeyi en başından izliyorsam bu yazı, vazifesinin çok daha ötesini yapmıştır. Tekrar ellerine sağlık ve yazı için de büyük teşekkürler :)

    Evet, şimdi TDKR furyası bitip kendi halimize kaldığımıza göre Batman Earth: One, Death by Design, Batman Inc değerlendirmesi, Death of the Family finali için bir teselliyi (cidden ağır hayal kırıklığım var da yeri burası değil)hevesle bekliyoruz. Daha Damian'la ilgili teoriler üreteceğiz! Hmmm.. ne demiştin, "daha yeni başlıyoruz" değil mi? :D

    YanıtlaSil
    Yanıtlar
    1. Dün gece Blogger arayüzünde Yayınla düğmesine bastığımda içimden "Bir süre Batman'i görmesem de olur," dedim... Sanki bunu söyleyen ben değilmişim gibi, 15 dakika geçmeden kendimi filmdeki ilk Batman/Bane kavgasını izlerken buldum. I'm cursed! :D

      Başlangıçtaki niyetim; TDKR ile A Tale of Two Cities paralelliklerine yüklenmekti, yazılıp çizilecek çok şey var çünkü. Yaz aylarında kitabın düzgün çevrilmiş bir baskısını aradım durdum, duyduğuma göre Bordo Siyah Yayınları'ndan çıkan çeviri başarılıymış, ama bir türlü denk gelemedim, bu yüzden o bölüm daha çok 'aklımda nasıl kaldıysa öyle' oldu. O sırada, kendimi filmini çok sevdiğim Breakfast At Tiffany's'in feci bir çevirisiyle cezalandırdığımdan, aynı kabusu Dickens'la yaşamayı göze alamadım :) Haliyle sondaki mektup ve çok bariz birkaç benzerlik dışında genel/yüzeysel yaklaşmak zorunda kaldım. İçime sinmeme durumu devam ederse, ilerde sadece A Tale of Two Cities/TDKR üzerine mini bir patch atabilirim. Kitabın 1930'larda ve 50'lerde iki film uyarlaması varmış, hiç izlemedim, eserin sinemaya nasıl yansıtıldığını da merak etmiyor değilim.

      Bir diğer pişmanlığım, son birkaç gündür panellerle kafayı sıyırmış olmamdan dolayı, filmin politik tarafına hiç eğilememek oldu. Halbuki hazırlığımı da yapmıştım, kafamda ne yazacağımı da aşağı yukarı belirlemiştim [2008'de Washington Post'ta "What does Batman and George W. Bush Have In Common?" başlıklı bir makale yayınlanmış, girişi oradan bir alıntıyla yapacaktım ve çoooook eğlenecektim...] ama şu hafta sonu kes-biç-kırp-yapıştır-karşılaştır işleriyle o kadar meşguldüm ki, ne uğraşacak gücüm kaldı ne isteğim. Chatbox'taki ısrarları da görünce dayanamadım, yayınladım gitti :) Bana kalsa, yazının daha bir haftalık işi vardı yani :D

      Şaka bir yana, panellerin ne kadar vakit aldığını tahmin bile edemezsin. Hemen hepsini kendi arşivimdeki cbr'lerden aldım, en ufak bir intihal durumu/emek hırsızlığı vs. olmasın diye özen gösterdim. Eminim aynı hassasiyeti gösterecek [!] arkadaşlarımız olacaktır, panellerime [BABIIIESSS, MY BABIIIIESSS!!!] acaba nerelerde rastlayacağım? :D

      Üçlemedeki filmleri sıraladığımda birincim ve ikincim devamlı değişiyor benim. Batman Begins kesinlikle son sırada, orada hiç oynama yok :D Mantık hatasıymış, senaryo açığıymış, yok klişe hikayeymiş hiç takılmadığım meseleler bunlar. Ben de senin gibi, bir filmin ne anlattığından ziyade nasıl anlattığıyla ilgilenirim. Geçen sene en sevdiğim filmlerden biri Drive'dı mesela, üç cümleyle özetlenebilecek kadar hafif bir senaryosu var ve bu eksiği [eksik de sayılmaz ya, hoş] filmi izlerken gözlerimden kalpler çıkmasını engelleyemedi.

      Yorumların çok teşekkür ederim, Mustafa. Death By Design ve Batman: Earth One yolda :) Batman Inc. için daha kapsamlı bir iş yapmak istiyorum, Morrison'ın run'ının en başına dönmek gibi. Bakalım...

      Sil
  2. Bu yorum yazar tarafından silindi.

    YanıtlaSil
  3. Daha yaziyi okumadan yaziyorum bunlari.Mustafa nin bloguna girip,yazdigi yaziyi okuyup yorumladiktan sonra,acaba Onur un blogda halal 11 kasim daki yazisi mi kalacak derken yaziyi gordum ki benim umidi keseli cok olmustu :)

    Okuduktan sonra fikir de belirtecegiz efendim

    YanıtlaSil
  4. Hacim oncelikkle yaziyi yeni bitirebildim ellerine kollarina saglik,icimizdeki batman askini daha da deprestirdin (Sagolasin aylarin hincini alircasina,2 parti halinde zor bitirebildim yaziyi)

    Oncelikle Nolan filmlerin icinde bb yi herzaman kendime daha yakin bulmusumdur ki icindeki Ras al ghul sevgisinden mutevelli mi veya o cizgi roman filmlerinin cehresini degistiren yuzu mu

    The Dark Knigt ise milletin aksine ustun Joker perfonmansina karsilik ben de senin gibi harvey dent ve batman in varliginin filmde cok etkili oldugunu dusunuyorum.Ama film kendini oyle bir kaptiriyor ki,bugune kadar en fazla seyrettigim batman filmi belki o dur,bb yi bir cok yonden daha cok begenmeme ragmen

    Gelelim esas oglana,burada ilk Batman ile tanisim forever filmi desem ve bunu o zamanlar begendigimi soylesem,cogu kisi aforoz eder beni belki ama gercekleri degistiremeyiz :) ama nolan ve ozellikle the dark knight batman a bakisimi acayip degistirdi.Artik her firsatta cizgi romanini bulmaya,cikan animasyonlari kacirmamaya ozellikle oyunlariyla eglence merkezime tam oturdu diyebiliriz.

    Bu filmde guzel bir veda oldu. Dedigin gibi belki 3,5 saatlik veya 2 partlik cekilebilecek kalibrede ve derinlikte filmdi.Kisiyim derken bircok sey gitti ama hala ortada cok guzel ve klas bir film var.

    Ozellikle dediginiz etkilenmelerin bir tek rocky 3 versiyonunu biliyordum ki,onunda sebebi rocky serisini ezbere almam ve 4 ile birlikte sevdigim film olmasi.

    Son 2 sey diyip yaziyi kapatiyim ki aslinda bircoksey var yazacak ama maalesef kalem guclu degil sizin gibi.O yuzden susuyoruz
    1. dediginiz kitaplari kesinlikle bir goz atacam,Daha once okumadim,simdiden kitapyurdu na eklicem

    2. Blue ray setini almak istiyorum ama sundna emin degilim.Benim ps3 dubaiden geldi. Acaba burada bir kod olup calismama riski mevcutmudur?Siz nasil bir yol izlediniz

    Saygilar

    YanıtlaSil
    Yanıtlar
    1. Eyyyyvalllah :) Bu kadar beklettikten sonra milleti hayal kırıklığına uğratmaktan çok korkuyordum. Neyse ki korktuğum başıma gelmedi :D

      Rocky serisi candır :)

      PS3 mevzusu hakkında hiçbir bilgim yok, yanlış yönlendirmek istemem. Ben olsam buradan ucuz bir BluRay alır, deneme yapar, çalışıyorsa TDKR setini alırdım.

      Sil
  5. Yazıyı ta en başından beri bekleyen biri olarak gerçekten çok beğendim. Filmle ve üçleme ile ilgili bilinçaltıma yerleşmiş olan ama daha önce aklıma gelmeyen daha doğrusu orada olduğunu bilmediğim noktalara parmak basmışsın. Ben bunu her zaman çok önemserim. Yazıyı okurken bilinç altımdaki her bir düşünce açığa çıktı ardarda ve işte o anda yüzümdeki ifade 'mutluluk sarhoşluğu' ile açıklanabilirdi heralde. :D
    Özellikle MONOMYTH bölümüne hayran kaldım ve benim için çok öğretici oldu bir anlamda da. Daha önce chatbox ta bahsettiğin 400 küsur sayfalık kitap bu bölüm içindi sanırım.
    Sinematografi hakkında söylediklerine katılıyorum ancak en basitinden müzik adaylığı bekliyordum ben. 3 filmde de inanılmaz tınılar dinledik ve müzik konusunda ne altın küre, ne de akademi görmedi bizi. Pi' nin Yaşamı' ndaki müziklerin neresi Oscar' lık ben anlamadım. Ama Grammy sağolsun hep gördü bizi :D Ayrıca üçlemenin her filminde kurgu çok iyiydi. Akademinin çok önemsediği bir dal bu ve üçlemenin yine bu noktada hakkının yendiğini düşünüyorum. TDKR' da son 45 dakikadaki kurgu hayatımın en hızlı 45 dakikasını yaşattı bana :D
    Akademi bu tarz filmlere önyargılı olmasaydı Tom Hardy' den yada Michael Caine' den bir yardımcı erkek oyuncu adaylığı beklemem çok mu olurdu?
    Bruce'un uzun süre sonra Batcave' e indiği sahnede Alfred' in Bruce' a ''....tüm bunlardan önce, Batman' den önce 7 yıl, tam 7 yıl....'' dediği an içim titriyor. ''before'' ve ''seven years'' kelimeleri bu kadar mı dokunaklı söylenir? :)
    MJ benzetmesi, yazının başında ki ufaklık[ :) ], tespitler ve daha aklıma şuan gelmeyen birçok özellikleriyle -klişe olucak ama- beklediğimden çok çok çok daha iyi bir yazı, ne yazısı masterpiece ile karşıkarşıyayım. Hatim ettim desem yalan olmaz... Benim gibi bi Batman hayranı için gerçekten harika bir blog burası :))
    Not: ''Christian Bale' in Batman' ini sevmem...'' diye başlayan paragrafı okuduktan sonra yavaş yavaş aşağı inince paragrafın hemen altındaki Batman' in şöyle bir bakış fırlattığı resmi görmem çok manidar oldu :D :D (Ama ben Bale' in Batman' ine bayılıyorum o ayrı konu)

    YanıtlaSil
    Yanıtlar
    1. Çok teşekkür ederim, Kaan. :D Emeklerim boşa gitmediği için çok mutluyum. Ah bana bir hafta daha verecektiniz var ya... [Bölüm VI eklememek için kendimi zor tutuyorum :D]

      Ben Akademi'nin tutumuna hiç şaşırmadım. Michael Caine kekeme bir kralın uşağını canlandırmış olsaydı, bu performansla şimdiye kadar kucağı ödüllerle dolar; Tom Hardy, Maximilien Robespierre'i oynamış olsaydı Ocak-Şubat arasında tüm zamanını Teşekkür konuşması hazırlayarak geçirmek zorunda kalırdı. Çizgi roman, fantastik, bilim kurgu filmlerine karşı önyargı maalesef hala devam ediyor.

      Müzik adaylığı benim 'asla olmaz' dediklerim arasındaydı, özellikle geçen yıl kısa sürede klasikleşen ve neredeyse herkesin tema müziğinin notalarını ezbere bildiği Inception'ın hakkı yendikten sonra Rises'ın adaylık şansı bile sıfırdı. Gerçekten çok yazık.

      Monomyth çooooooook geniş bir konu, ilgini çektiyse bence tavsiye ettiğim kitabı edin. Okuduktan sonra mitolojiyi daha iyi kavramaya başlayacaksın, dinler arasındaki benzerliklere şaşıracaksın, edebiyat ve sinema eserlerini yeni bir bakış açısıyla ele alacaksın. Ne bileyim, mesela Star Wars'u çok daha farklı göreceksin. Hatta -spoiler vermeyeceğim, korkma- Doctor Who'nun son Christmas bölümü Snowman'e geldiğinde "Aaa bu aynı ... ..." diyeceksin :D [İzleyince gel beni bul :)]

      Christian Bale'e gelirsek, dediğim gibi, hayalimdeki Batman'e uymuyor ama bunun Nolan'ın serisinden aldığım keyfin üzerinde hiçbir olumsuz etkisi olmadı. Hollywood benden sipariş listesi alıp oyuncu seçimini benim beğenilerime göre yapacak değil ya, Bale'in Batman'inin de bu kadar hayranı olduğuna göre demek ki işini doğru yapmış. Bana laf düşmez :)

      Sil
    2. Woow! 6. bölüm mü? Tutma kendini yaz yaz. :D TDKR Part-2 başlıklı bir yazıya asla hayır demem, özellikle senden gelecekse. :))

      Sil
    3. Vee Snowmen nihayet izlendi :D

      Sil
  6. Hak etti ulan! Hak etti!

    http://images.wikia.com/xorviel/images/d/d0/Orson_Welles_Citizen_Kane_clapping_.gif

    Yazı o kadar iyi olmuş ki, filmi sevmedim diyen birisine, yazıyı okuduktan sonra fikrini değiştirir. Düşünüyorum, söylenecek, övgü dışında bir şey yok.

    Başı sonu belli, eli ayağı düzgün bir Batman Destanı izledik beyaz perdede ve Batman'e dair her şeyde nadir karşılaştığımız 'Mutlu Son' hafızamızda güzel anılar bıraktı.

    Dediğin gibi, bu filmin tek talihsizliği senaryo gediklerini diğer filmler kadar başarılı şekilde kapatamamış olması. Tüm düğümleri hızlı hızlı bağlarken şeylere yüklenen anlamların içi biraz boşaldı. Bir şeylere bu kadar anlam yüklemek iyi değil, demiştim sana, birkaç gün önce. Nolan, görünürde, işte bu hataya düştü. Özellikle kötü karakterler, resmin dışına çıkartılırken. Bane'in sağ kolu bile, ayaküstü gitti. Talia'nın ölümüyse, çok büyük bir geyik malzemesi oldu.

    Şimdi düşündüğümde, Nolan'ın niye klişe olarak eleştirilebilecek bir senaryo tercih ettiğini veya diğer eleştirilen noktalara aldırmadığını, galiba anlıyorum. Nolan da Miller veya Moore gibi, süper kahramanları gerçeklik süzgecinden geçirip, janra "saygınlık" kazandıranların izinden gitmeyi tercih etti belki de. Moore, Killing Joke'u beğenmediğini, çünkü Joker ve Batman'in gerçek hayata dair hiçbir şey ifade etmediğini, bugün Batman'i yazsa, Gordon'la karşılıklı pipo içip maceraya atılan Bruce Wayne'in maceraları tadında klasik bir iş yapacağını söylüyor. Miller'ın da, The Dark Knight Strikes Again ile, Returns zıttı renklerde ve ciddiyette bir iş yaparak, Moore'un söylediğinin benzeri düşüncede olduğunu zaten biliyoruz. Bu isimler, süper kahramanların temelinde birer eğlence aracı olduğunu düşünüyor.

    Nolan da, bence böyle düşündü ki, The Dark Knight'a yapılmış en iyi film gibi bakanlara, ona çok büyük anlam yükleyenlere, bunun özünde bir süper kahraman filmi olduğunu, karakterizasyon dışındakilerin geri planda kaldığını hatırlattı. Ve vaat ettiği her şeyi sundu. Mazeret gösteremeyeceğim tek falsosu, Batman'in şoförü öldürmesi. :)

    YanıtlaSil
    Yanıtlar
    1. Aynen katılıyorum. Nolan'da, ta Batman Begins zamanından beri hoşuma gitmeyen bir 'kendini fazla ciddiye alma' durumu vardı, bu büyük ihtimalle Joel Schumacher felaketinden sonra Batman'e saygınlık kazandırma adına takınılmış, anlaşılabilir ve gerekli bir tavırdı ve bu TDK gösterime girdikten sonra izleyici kitlesine sıçradı. TDK bir anda 'tüm zamanların en iyi filmi' oldu ki, bu aylarca yazabileceği en iyi Batman yazısını yazmak için kasmış, üzerinde yarasa işareti bulunan her çeşit ürünü toplayan, filmlerin repliklerini ezbere bilen, Batman'li yastıklarda uyuyan benim bile çok ukalaca, saçma ve ne yalan söyleyeyim cahilce bulduğum bir tavırdı. Süper kahraman filminde hayatın anlamını arıyorsan, er ya da geç o hayatına Clean Slate'i yersin, arkadaş... Bu dersi öğreten de The Dark Knight Rises oldu. Eline sağlık Nolan :)

      Sil
  7. Doktor bu ne! İnsan yiyecek bunu! :-)
    Çevremde genelde ÇR bilmeyenler olduğu içinmiş, kendimi advanced Batman sever olarak addederdim.. bu yazıdan sonra pre-intermediate sayıyorum kendimi.. Hocam, eline bileğine kalemine gözüne sağlık..

    YanıtlaSil

Yorum Yap