29 Haziran 2013 Cumartesi

A Walk in The Park

“Ben ağaçlar adına konuşuyorum, çünkü ağaçların dili yoktur.”
Dr. Seuss, The Lorax
Yazar: Greg Rucka
Çizer:  Shawn Martinbrough
Çini: Dave Johnson, Steve Mitchell
Kapak Çizeri: Dave Johnson
İçerdiği Sayılar: Detective Comics #751-752

Robinson Park, Gotham’ı bir hayalet şehre çeviren 7.6 şiddetindeki depremin [Cataclysm] ardından eko-terörist Poison Ivy’nin kontrolüne geçmiştir. Batman, şehrin ihtiyaç duyduğu besin maddelerini yetiştirip, fakir halka dağıtacağı bir sistem kurması koşuluyla azılı düşmanının, himayesi altındaki yetimlerle birlikte parkta yaşamasına göz yumar.

Her zaman doğaya karşı beslediği hastalıklı tutkuyla hareket eden Ivy, psikozundan beklenmeyecek kadar barışçıl bir şekilde Kara Şövalye ile yaptığı anlaşmaya sadık kalır ve yeni yuvasında bitkilerin, hayvanların ve kimsesiz çocukların bir arada uyum içinde yaşadıkları bir Eden Bahçesi yaratır. Ne var ki, felaketin izleri silinmeye, gri gökdelenler, eskiden olduğu gibi kat kat yükselmeye başladığında, ütopyadan kıyamete geri sayım için düğmeye basılır. Belediye meclisinin gözünde, en sıkıntılı günlerde tüm şehre yiyecek tedarik eden Ivy “işgalci”, ölmekten kurtardığı çocuklar ise “rehine” oluvermiştir. Vali, Komiser Gordon’a insanın kanını donduran o talimatı verir: “Robinson Parkı boşaltılacak, ne pahasına olursa olsun!”

A Walk in The Park, suç çizgi romanlarının en baba isimlerinden, Eisner ödüllü Greg Rucka’nın, Bruce Wayne: Murderer ve Bruce Wayne: Fugitive ile dönüşü olmayan bir rotaya sapmamış olsa bugün efsaneler arasında gösterebileceğimiz 2000 - 2003 yılları arasındaki ilk çıkarmasında yer alan, etkileyici lakin pek kıyıda köşede kalmış bir öyküsü. Eh bu öykü, yazıp çizilecek onca güncel Batman çizgi romanını sollayarak bir blog yazısına malzeme vermişse sebebinin;  “yeşil”in önemini her İstiklal Caddesi ve Kadıköy ziyaretinin olmazsa olmazı Greenpeace elemanlarının ezberlerinden dinlemiş, “devrim”i The Scarlet Pimpernel’de okumuş, “mücadele”yi Counter Strike’ta, hadi en fazla Paintball’da deneyimlemiş beni ve yaşıtlarımı, kasklı, maskeli, koruyucu gözlüklü ev yapımı süper kahramanlara dönüştürmeyi başaran Gezi  Parkı ruhu olduğunu saklamanın âlemi yok. Tüm yaşananlardan, yitirilenlerden, yalanlardan ve ölümlerden sonra, ne bu “polis ve direnişçi” kavgasını seneler önce ilk okuyuşumda düşündüklerim ile bugün hissettiklerimi kıyaslamak mümkün olabilir, ne de Dave Johnson’ın çizdiği kapaktaki ağaçların ve savunmasız çocukların önünde vücudunu siper etmiş gaz maskeli bir kadın imgesinin bünyemdeki tesirini kelimelere dökmek!

Bu kadın bir antagonist, Arkham Akıl Hastanesi’nin daimi misafiri Poison Ivy olsa bile…

Aldırmayın siz Jeph Loeb’in kalemindeki kolaycılık kokan "paraya düşkün nemfoman" soyguncuya ya da Joel Schumacher’ın vizyonundaki Jessica Rabbit’in aç gözlü ikiz kardeşine! Tasvirlerinde sıklıkla ciddi tutarsızlıklar baş göstermiş olsa da, Pamela Lilian Isley/Poison Ivy’nin, yaratıldığı 1960’ların ortalarına hükmeden hippi hareketinin ekolojizminin ve ikinci dalga feminizmin DC evrenindeki poster kızı olduğunu inkar edemeyiz. Çok az erkek yazarda bulunan -Joss Whedon ve Terry Moore istisnai örnekler- gerçekçi güçlü kadın karakterler yazma yeteneğini [bkz. Wonder Woman, Batwoman, Batman/Huntress: Cry For Blood] eline geçirdiği her fırsatta kullanan Greg Rucka, Ivy’nin No Man’s Land’de elde ettiği Robinson Parkı’nın koruyucusu rolünü almış, özündeki aktivistliği arttırıp, cinayet eğiliminin sesini kısarak iki sayı gibi dar bir sahada mükemmel bir karakter çalışması ortaya koymuş. Üstelik, hikayenin Rucka’nın Detective Comics’ini takip etmemiş veya No Man’s Land’in kapağını açmamış olsanız dahi size zorluk çıkartacak “dikenleri” de yok, zira yazar Cataclysm’in hasılası ve Ivy’nin post-NML statükosu hakkında işimize yarayacak bilgileri uzun ve sıkıcı açıklamalara başvurmadan takır takır sıralamış. Zaten Pamela Isley’nin parka yerleşme sebebini öğrenmemizin anlatım açısından herhangi bir kıymeti var diyemeyiz. Bu [eski?] suçlunun, tarım, bereket ve annesel kadınlığın tanrıçası Demeter’in bir avatarı gibi evini ve “ailesi”ni canı pahasına koruma niyetinde olduğu çıkarımını yapabiliyor olmamız kafi.


Dileyenler bütün suçu, Gotham’ın gelişiminden rahatsız olan ve ortalık karıştırmak isteyen Metropolis’li lobilere atabilir tabii, biz komplo teorilerinize engel olmayalım…

A Walk in The Park’ın “kötüsü”, rengarenk kostümlü, deformasyona uğramış ve boyundan büyük silahlar taşıyan nevrotik bir ucube değil; masa başından herkese emirler yağdıran, her cümlesiyle zehir saçan, güç delisi bir Vali. Kötülüğün hemen her gün ana haber bültenlerinde karşılaştığımız çok yaygın bulunan bir türü kısacası. Hal böyle olunca, hem Komiser Gordon hem de Batman gittikçe büyüyen bir güç sınama oyununun tam merkezinde mahsur kalmış olmalarının sonuçlarıyla baş etmeye çalışıyorlar. Gordon öyle ya da böyle yukarıdan gelen emirleri uygulamak zorunda, ara bulucu görevindeki Kara Şövalye’nin derdi ise hiç kimse, özellikle de Ivy’nin bakımını üstlendiği yetimler zarar görmeden parkın boşaltılması. Sayfaları çevirdikçe, direnişin ve parka ha yapıldı, ha yapılacak saldırının [pardon, müdahale demeliydim!] gerilimini dibine kadar yaşıyorsunuz.


Shawn Martinbrough’un çizimleri, 90’ların sonları ve 2000’lerin başlarında kullanılan iki tipik unsuru içeriyor; minimalist arka planlar ve 2D/rijit figürler. Martinbrough’un şimdilerde az buçuk demode kaçabilecek çizgileri, dürüst konuşmam gerekirse benim kişisel favorilerim arasında yer almıyor ancak mevcut detayların azlığı, özellikle yeşillerin ve kahverengilerin bol kepçeden kullanılmasıyla oluşturulan atmosfere hizmet etme işinde gayet başarılı, hakkını yemeyeyim.

Meşgul olduğunuz ne varsa bırakıp, hiç değilse bir yarım saatinizi ayırmanızı şiddetle tavsiye ettiğim A Walk in The Park, benim için hiç tartışmasız “ayın çizgi romanı” oldu. On küsur yıl önce basılmış, bana ne? Daha önce okuyup üstünde pek kafa yormamışım, sağlık olsun. Poison Ivy kötü karaktermiş, umurumda değil! Geride kalan öyle gerçeklik büken bir aydı ki, büyük konuşup ”Asla yapmam,” dediğimiz şeyleri yaptık, hakkında yazdığımız, tartıştığımız çizgi romanları birebir yaşadık, doğru bildiklerimizin yanlış olabileceğini, dezenformasyonun her yerde ve her kılıkta karşımıza çıkabildiğini, medyanın terörist diye yaftaladığı insanların bizim için kendilerini feda edebileceklerini gördük.

Belki ilk defa Poison Ivy’i anladık.

Yeşile sahip çıkarken sarı kırmızıya, sarı laciverte ve siyah beyaza da sahip çıktık.

Bazen yaprak döktük, bazen solduk ama bir yolunu bulup kök saldık.

En inanılmaz olan da neydi biliyor musunuz? Sonunda sarmaşıklar gibi birbirimize sımsıkı sarıldık.

NOTLAR [Bir İşe Yarasa Da Yarmasa Da]

+Bir Central Park analogu olan Robinson Park’ın ismi, Robin ve Kaosun Elçisi Joker  karakterlerinin yaratıcılarından biri olan Jerry Robinson’dan geliyor.

+Detective Comics #751, Bruce Wayne’in bodyguard’ı  ve Checkmate’in Black Queen’i Sasha Bordeaux’nun göründüğü ilk Batman sayısı. Bordeaux, Greg Rucka dergiden ayrılanana dek yan karakterlerden biri olmaya devam etmiştir.

+Poison Ivy/Robinson Park olay dizisi, 2005 mahsulü Gotham Knights serisinin #61-65. sayıları arasında yayımlanan Human Nature’da yeniden gündeme getirilmiş ve sonuca bağlanmıştır.

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder

Yorum Yap