11 Eylül 2013 Çarşamba

Batman: Strange Apparitions




Çizgi romanın altın çağından günümüze bakıldığında, muhtemelen tahmin bile edilemeyecek genişlikte bir popüler kültürün içinde yetişmiş bireyler ve en önemlisi çizgi roman okurları olarak, sanırım siz de zaman zaman benim gibi, bazı şeylere geç kaldığınızı hissediyorsunuzdur.  Strange Apparitions da benim için, bitirdiğimde, zamanında okuyamadığıma üzüldüğüm serilerden biri oldu. Modern çağın geneli karanlık, birbirinden farklı Batman yorumlarına aşina olan biz okurları için müthiş bir alternatif olan Strange Apparitions, 1977-78 yılları arasında yayımlanan, türlü Batman görseline esin kaynağı olmuş, 11 sayıdan oluşan bir çizgi roman. Detective Comics’in #469-477 numaralı esas serisinden ve iki kısımlık (#478-479) Clayface hikayesinden oluşuyor. Doctor Phosphorus’dan Joker’e, Hugo Strange’den Penguin’e bir villianlar geçidi diyebileceğimiz serinin esas ve takdir edilesi sayıları, Steve Englehart ve Marshall Rogers ikilisinin kalemlerinden çıkma.

Serinin ısınma turu niteliğindeki ilk iki sayısı, yazar Steve Englehart ve çizer Walt Simonson’a ait iken konu, Doctor Phosphorus’a ayrılmış. Henüz rüya takım oluşmamış, hikaye de çok cazip değil ama Engleheart’ın sonrasında bizi ne kadar hoşnut bırakacağının göstergesi olması açısından okunmaya değer olduğunu söyleyebilirim. Hikaye, Alfred’in elindeki tepsiyle bir anda yere yığılmasıyla başlıyor. Batman, Alfred’i hastanaye yetiştirmek isterken farkediyor ki tüm şehirde benzer bir salgın mevcut. Sorumlusu da tahmin edebildiğiniz gibi Doctor Phosphorus. Dedektifliğini konuşturan Batman (eh, biraz dalga geçmelik bir dedektiflik diyebilirim), pek de uzun olmayan bir süre içerisinde salgının sebebinin, Phosphorus’un Gotham’ın su rezervlerine kattığı zehir olduğunu keşfediyor.  Bundan sonrası bildiğimiz hikaye, Batman Phoshorus’un radyasyon kaplı vücuduna karşı savaşmak zorunda! İlk sayının sonunda ek olarak, “The Origin of Dr. Phosphorus” adlı bir köken hikayesi de mevcut. Phosphorus’lu ikinci ve final sayı ise, sonraki sayılarda bolca göreceğimiz Rupert Thorne ve Silver St. Cloud’u barındırması açısından da önemli.


Gelelim Engleheart ve Rogers’lı, serinin asıl söz edilmesi gereken sayılarına. Son üç sayıya kadar, bu ikilinin yarattığı, kimilerinin yorumuna göre, “the definitive Batman”in tadına doyasıya varabiliyorsunuz. Atmosfer o kadar güzel ki, bir hikayenin ardından diğeri geliyor ama bazı noktalar dışında kopukluk hissetmiyorsunuz. Bunu özellikle belirtmemin sebebi, arka planda devam eden konuların, ana hikayelere çok dozunda yerleştirilmiş olmaları. Örneğin, #471, Hugo Strange’le açılıyor ve  ismen iki sayı sürecek bir macera var önümüzde. Ancak Strange’i fiziken olmasa da devam eden birkaç sayı boyunca, ufak karelerde de olsa merakla okumaya devam ediyoruz. Yani arkadaki hikaye devam ediyor. Aynı durum Bruce’un Silver St. Cloud’la olan ilişkisinde de sürdürülmüş. Bunlara birazdan tekrar döneceğim.


Prof. Hugo Strange’li #471 ve #472, serinin en güçlü halkalarından olma özelliğini taşıyor. Şehir meclisini yöneten Boss Rupert Thorne, elindeki gücü kullanarak Batman’e karşı bir karalama kampanyası başlatır.  Batman ise Phosphorus’dan aldığı yaranın derdinde, kendini zenginlerin gittiği ve gelene gizlilik garantisi verilen bir hastanede bulur. Bilmediği şeyse, hastanenin bir düzmeceden ibaret ve Strange’e ait olduğudur. Bundan sonrası tam bir “yağmurdan kaçarken doluya tutulmak” durumu. Hugo Strange’in eline düşen Batman’e olabilecek en kötü şey oluyor belki de. Kimliği açığa çıkıyor! Sonuç olarak elinde hem ele geçirebileceği bir Bruce Wayne kimliği, hem de Batman'in kim olduğunun bilgisi olunca Hugo Strange'den kötüsü olmuyor. Eh, Batman’in kim olduğuna dair bir bilginin de, yabancı ellere düşmek üzere yola çıkmasına şaşırmamak gerek. Bu iki sayıyla ilgili söyleyeceğim bir diğer şey, Hugo Strange’in talihsiz sonunu (her son yeni bir başlangıç mı acaba?) ve Rupert Thorne’la olan trajik savaşını okumanız gerektiği. Belirtmeden olmaz, Batman: The Animated Series’in “The Strange Secret of Bruce Wayne” adlı bölümü de bu iki sayıdan uyarlanmış.


Araya giren iki sayı, Penguin ve Deadshot’a ayrılmış. Penguin’den keyif aldığımı söyleyebilirim ama Deadshot macerası, serinin geneline göre biraz sönük denebilir. Bana kalırsa bu iki maceranın en dikkate değer kısımları, Silver St. Cloud-Bruce Wayne ilişkisi ve bu ilişkinin kurgulanışındaki boşluklar. Serinin birçok ayrıntıyı atlamadan ilerlediğini düşünürsek, Silver’la Bruce’un ilişkisi gereğinden fazla hızlı ilerliyor. Silver, aslında Bruce’le bir tekne partisinde tanışmış, Bruce’un cazibesine kapılmış herhangi güzel bir kadın. Bruce, cazibesini Silver’da bırakarak, Phosphorus’un peşine düşmek üzere çaktırmadan tekneden ayrılıyor. Geri döndüğündeyse Silver, Bruce’un saçlarındaki nemi farkediyor ve böylece içine şüphe tohumu ekilmiş oluyor. Aslında ilişkilerinin kökeni de sadece bundan ibaret. Sonraki sayılarda ikisini sevgili olmuş; Bruce’u, Silver’ın peşinde divane ve Batman kimliğini açıklamaya hazır halde buluyoruz. Silver’ı ise yine tam da anlayamadığımız bir biçimde, Bruce’un Batman olduğunu anlamış halde.  Silver St. Cloud’ın seriye renk katmadığını söylersem, haksızlık etmiş olurum. Bunun yerine, seriye kesinlikle hareket verdiğini söyleyeceğim ama benim için, Batman tarihinde heyecanla bakacağım bir karakter olmayacağı belli gibi (Elbette ileri okumalarda kendisiyle karşılaştığımda, fikrimde oynamalar olabilir). Yine de ilişkilerinin nasıl bir sonuca bağlandığını, merak edenlerin keşfine bırakıp, sürprizi daha fazla bozmayayım.


Sonraki iki sayı “The Laughing Fish” ve “The Sign Of the Joker” adını taşıyor. “The Laughing Fish” adı Batman: The Animated Series sevenlere tanıdık gelmiş olmalı.  Zira aynı adlı bölüm, bu iki hikayeden uyarlanmış. Adından da anlaşılacağı üzere, Joker, Gotham’daki balıkları zehirleyerek, gülen-balıklar olmalarını sağlamıştır. Şimdiyse, isteği bellidir: Yenen, satın alınan her balığın (joker-fish) telif hakkını almak! Bildiğimiz Joker maceralarının tadını aldığımız bu iki sayıda, Engleheart-Rogers ikilisinin seri adına zirve yaptığı söylenebilir.


Strange Apparitions’ın sonuna doğru, üzülerek söylüyorum ki tempo düşmekte. Sonradan eklenen son iki Clayface macerasını saymazsak, geriye kalan tek sayıda yazar değişimi de bu düşüşün sebebi, şüphesiz. Len Wein #477’den itibaren Marshall Rogers’la beraber Detective Comics’i devralıyor ve girişi de vasat bir Dr. Tzin Tzin macerasıyla yapıyor. Cildin son iki sayısı ise, üçüncü Clayface Preston Payne’in trajik orijin hikayesine ayrılmış ve iyisiyle kötüsüyle okunası bir Batman run’ı tadıyla, okur başbaşa bırakılmış.

Yazının başında dediğim gibi, kendi zamanına göre değerlendirildiğinde çok büyük potansiyele sahip bir seri Strange Apparitions. Ama zamanın olumsuz etkisinden bahsetmem sizi yanıltmasın. Hala sayfalarını heyecanla çevirtebiliyorsa, potansiyelini koruyabilmiş demektir.  En azından Englehart’lı sayıların size kendini zevkle okutacağından emin olabilirsiniz.

5 yorum:

  1. sizden owlman incelemesi bekliyorum :)

    YanıtlaSil
    Yanıtlar
    1. İleriki yazılarda olabilir, not aldım :)

      Sil
  2. Silver St. Cloud öykünün en zayıf halkası gerçekten. Bruce ile aralarındaki romantizm hiç inandırıcı değil. O konudaki hayal kırıklığı dışında gerçekten çok güzel macera. Özellikle kötü karakterleri yazarken çoşmuş Englehart. Marshall Rogers'ı da övecek kelime yok. Büyük çizermiş rahmetli.

    İleri okumalarda Silver'a pek rastlamayabilirsin. Englehart-Rogers ikilisi Dark Detective diye bir devam hikayesi yapmıştı, Silver orada da var ama onu okumadım. Bir de Kevin Smith'in yazdığı Widening Gyre'da dahil oluyor olaya. Garip bir çizgi roman o da. İyi yanları da var, kötü yanları da...

    YanıtlaSil
    Yanıtlar
    1. Silver St. Cloud, Bruce Wayne'in hayatına giren bir çok kadının teğet geçtiği bir sırrı [SPOILER] sevgilisinin Batman olduğunu [/SPOILER] öğrendiğinden olsa gerek, hikayesinin inandırıcılık yoksunluğuna rağmen, benzerleri arasında popüler bir karakter olarak kaldı. Hatta Tim Burton'ın ilk Batman filminde Vicki Vale yerine Silver St. Cloud kullanılacakmış, fakat isminin gülünçlüğü yüzünden [İçimde kar gibi bir bulut saklı!] bu karardan dönülmüş.

      Strange Apparitions hakkında hep bir şeyler karalamak istediğim ama nedense devamlı ertelediğim bir maceraydı. Yazıyı Aylin'e kaptırmanın kıskançlığını yaşamıyor değilim şu an :(

      Sil
    2. @tengunner Dark Detective'i ben de merak ediyorum ama Onur pek iyi olmadığını söyledi geçenlerde. Çok beklentiye girmeden okuyacağım. Kevin Smith'inkinden hiç haberim yoktu, ona da bakmam lazım.

      @onur Kimin öğrencisiyiz :) Yazarken de okurken de çok keyif aldım ben. Ama elbette atladığım noktalar olmuştur. Silver St. Cloud'lu ek bilgileri de sayenizde buraya koymuş olduk böylece.

      Sil

Yorum Yap