9 Şubat 2014 Pazar

Justice League: War

Yönetmen: Jay Oliva
Senaryo: Heath Corson
Seslendirme Sanatçıları: Alan Tudyk, Jason O’Mara, Michelle Monaghan, Christopher Gorham, Justin Kirk, Shemar Moore, Sean Astin, Steven Blum
Yapım Yılı: 2014
Süre:  79 dakika

Konu: Kainata hükmetmek isteyen, tanrısal güçlere sahip tiran Darkseid dümeni dünyaya kırdığında, önceleri gizlenerek yaşamak zorunda olan, eleştirilen, sıradan insanları korkutan ve toplum dışına itilen yedi süperkahraman; Batman, Superman, Wonder Woman, Green Lantern, Flash, Shazam ve Cyborg tek yumruk olurlar ve gezegeni Darkseid’ın yönetimindeki Apokolips’den gelen Parademon ordusundan kurtarmak için ölümüne bir savaş başlar.

DC Comics’in, başlı başına bir pazarlama dehası ürünü olan New 52 hareketinin başlangıç noktası olarak kabul edebileceğimiz, Geoff Johns ve Jim Lee imzalı 2011 basımı macera Justice League: Origin, şimdi de DC Animation’ın deneyimli parmaklarının ucunda, çizgi roman sayfalarından taşarak ekranlara sıçradı. Geleceği, bize geride bıraktığımız yıl büyük beğeni toplayan Justice League: The Flashpoint Paradox’ın son sahnesinde müjdelenen Justice League: War, bugüne dek her biri farklı evrenlerde geçen ve aralarında sıkı bağlar bulunmayan yapımlarla karşımıza çıkmış DC Animation’ın mutlak bir film evreni kurma yolunda attığı ilk adım olma özelliğini taşıyor. Aksi belirtilmediği sürece, mayıs ayında izleyeceğimiz Son of Batman de dahil olmak üzere, önümüzdeki tüm animasyonlar tek devamlılığın birer parçası olacak ve aynı seslendirme sanatçıları ile benzer karakter dizaynlarını paylaşacak.

Her şeyden önce Justice League: War, DC Animation’ın önceki projeleriyle yan yana koyduğumuzda, maça 1-0 yenik başlıyor. Neden mi? Justice League: New Frontier, The Dark Knight Returns, Batman: Year One ve All-Star Superman gibi çizgi roman sürümleri, kritiklerden sayamayacağımız kadar çok puan toplamış, havada karada ticari başarı garantili hikayelerin ardından, Johns ‘un, her sayfaya bol kepçeden serpiştirilmiş parlak efektlerden arındırdığımızda, yavaş ilerleyen, derdini anlatmaya çalışırken yolu gereğinden fazla uzatan, yüzeysel ve formülatik metnine dayanan bir uyarlamanın, orijinali ne kadar revizyondan geçerse geçsin, yapım şirketinin son dönemde yükselttiği çıtanın altında kalmaktan kurtulamayacağı açık. Yine de film, çizgi roman severleri olduğu kadar, Green Lantern, Flash, Wonder Woman gibi karakterlerle tanışmayı bekleyen yarının DC takipçilerini de kucaklayan tavrı [free hugs!!!] sayesinde seyirci bulmada zorluk çekmeyecektir.


Film, hiç de cesur olmayan bir ‘cesur yeni dünya’ –yeni de değil ya, hoş- resmiyle açılıyor. Bu dünyada süper kahramanlar aktif olsalar dahi göz önünde veya popüler değiller ve gittikleri her yerde halkın tepkisiyle karşılaşıyorlar. Superman her tür uzaylı teknolojiyle ilişkilendiriliyor, Wonder Woman’ın düşmanlarıyla dövüşürken yarattığı tahribatın maliyeti meydanlarda protesto ediliyor, Green Lantern’ın kurtardığı kız tarafından bir dövülmediği kalıyor dersek abartılı olmaz, Batman ise bir gölge, gerçekliği tartışılan bir şehir efsanesi. 

Polis mi? Tabii ki kanunları tanımayan kahramanların peşinde!

Justice League: War, ‘dünya dışından gelen varlıkların istilasını engellemek için toplanan gözüpek kahramanlar’ şeklinde özüne inilebilecek konusuna karşın, yayımlanan ilk ‘adalet birliği’ macerası Brave and the Bold #28 – Starro the Conqueror [1960]  ve bu özel yeteneklere sahip kahramanların nasıl bir araya geldiğini öyküleyen Justice League of America #9 – The Origin of the Justice League [1962]’in tam zıttını yaparak, uzaylı tehdite değil, bu ikonik kahramanların karşılaşması, birbirini yanlış anlaması ve takım olmayı öğrenmesine yoğunlaşmış. Örneğin, Amerikan başkanı ve karısını taşıyan uçağın kanadındaki Superman, devam eden saldırıyı dikkate almaksızın Wonder Woman ile flört edebiliyor, ya da gökyüzünde yüzlerce Parademon uçuşurken Batman, saha dışına çektiği Green Lantern’a yaklaşık iki buçuk dakikalık [saydım, evet] motive edici bir konuşma yapabiliyor. Film bu eğlenceli sayılabilecek karakter etkileşimleriyle tüy gibi hafif senaryosunun gediklerini kapatmaya çalışıyor, ancak istemeden de olsa ciddiyetten ödün vermiş oluyor. Uzaylı istilasının amaç değil, hikayeyi ileri taşıyacak bir araç olduğunu hissedilince de çizgi roman aleminin en hardcore kötülerinden Darkseid bile korkutuculuğunu yitirmiş oluyor. Halbuki Darkseid’ın giderek yakınlaştığını bilmek bile, bizim korkudan gardıroba saklanmamız ve bir daha hiç çıkmamamız için yeterli bir gerekçe olmalıydı.

Pek öyle olmadı.

Kaleme aldığı bir avuç yapım arasında Jackson Rathbone’lu gençlik / süperajan dizisi Aim High da bulunan senarist Heath Corson, ilk kez dokunduğu DC karakterlerinden, genç ve otokontrolü oldukça zayıf bireyler çıkarmış. Karakterlerin zaman zaman pop kültürü referanslarıyla [“Birisi bu gece True Blood’ını içmeyi unutmuş!”] konuştuğunu ve ergen jargonu [“dibs”] kullandığını duymak insanı şaşırtmıyor değil. Bazıları gerçekten de komik olan bu replikler bütüne yayılınca hızla tahmin edilebilir olmaya başlıyor, Billy Batson / Shazam gibi yaşça küçük karakterlerdeyse gerçekten çekilmez bir hal alıyor.

Laf Shazam’e gelmişken, kendisi back-up bölümleri dışında kaynak eserde yer almamasına rağmen, animasyondaki önemli karakterlerden biri. Özellikle Billy ve Victor sahneleri, hengameyle geçen 79 dakikanın en doğal anlarıydı diyebilirim. Bu iki karakter arasındaki daha ilk sahnelerde temelleri atılan ‘yıldız-hayran’ ilişkisinin, çok kısa sürede birbirini koruyan ve destekleyen iki dostun ilişkisine dönüşmesini garipsemediğimize göre Carson doğru bir şey yapmış. Bu arada altını çizmek gerek, Johns ve Lee’nin çizgi romanında Justice League’in yedincisi Shazam değil, Aquaman’di. Oyuncu değişikliğine gidilime nedenini bilmesek de, tahminimce sıradaki macerada Aquaman ve onun yardımcı karakterlerine eğileceğimiz, okyanusun derinliklerindeki Atlantis krallığında yaşanan entrikalarla boğuşacağımız için, DC'nin Justice League'in diğer üyelerine öne çıkma fırsatı tanımak istemesine bağlayabiliriz. Muhtemelen yine aynı nedenden, Justice League: The Flashpoint Paradox’da baş karakter olan Flash bu filmde bilinçli olarak geri planda bırakılmış. Ha, bana soracak olursanız, Flash’ın Kara Şövalye ile tanıştığı kısacık sahne, koca bir filme bedeldi ya, neyse. ‘Balıklarla konuşan adam’ [!] Aquaman animasyon evrenine serinin devam filmi Justice League: Throne of Atlantis’de katılacak, belki orada Flash da kendine daha etkili olabileceği bir pozisyon bulur. Kim bilir?


Justice League: War’un, hakkında yazmayı gerektiren gerçek bir yıldızı varsa, bu kesinlikle Victor Stone / Cyborg. Teen Titans takımının olmazsa olmaz ‘makinedeki ruh’u Cyborg, Flashpoint macerasında tabiri yerindeyse sınıf atladı ve New 52’da bileğinin hakkıyla Justice League’in kurucu üyelerinden biri oldu. Bilim adamı babası maçlarına gelmediği için üzüntü duyan sporcu figüründe ‘buluğ çağındaki genç ile ilgisiz ebeveynin sorunları’ veya daha da ilginci, belli belirsiz bir science geek vs. jock çatışmasından izlere rastlanabilir. Bu açıdan Justice League: War’a ‘Cyborg’un hikayesi’ demek yanlış olmaz, zira yetenekli bir futbolcuyken gözlerimizin önünde Terminator’a dönüşen de, film boyunca atlattığı badireler sayesinde en kayda değer içsel gelişimi gösteren de o.

Wonder Woman ise tam bir düş kırıklığı. Zaten kostümüne eklenen gereksiz parçalarla [bir adı var mıdır onların?] göz yoran bir tasarıma sahip olan Themyscira’nın prensesi Diana, absürd karakterizasyonu da eklenince Marvel Universe’deki Thor’un dişi bir taklidi olmuş. ‘Erkeklerin dünyası’ hakkında kafası karışık, yabancı bir kültüre uyum sağlama sürecinde olan, önüne gelene kılıç çeken, barbar bir turist izliyoruz ve bu tanım maalesef ne Pre-Crisis, ne Post-Crisis ne de New 52 Wonder Woman’a uyuyor. Keşke DC’nin en büyük kadın kahramanı iki-üç komik sahne karşılığında bozuk para gibi harcanmasaymış. Çok uzaklara bakınmaya gerek yok, Wonder Woman’ın 2009 yapımı animasyonundaki hayran olunası kişiliği geri gelse, sorun kalmayacak oysa.

Sonra ‘Wonder Woman hayranları da her şeyi eleştiriyor’ oluyor!

Nasıl eleştirmesinler ki?

Tam da Amazon prensesinden daha talihsiz bir Justice League elemanı olabilir mi, diye merak etmeye başlamışken, eksik olmasın Superman el sallamakta gecikmiyor. Siz ne düşünüyorsunuz bilmiyorum ama ben, Alan Tudyk’in [Firefly ve Serenity’nin Wash’u] kendini beğenmiş bir tonda seslendirdiği, gövde gösterisi yapmaya bayılan, çevresindekilere her anlamda ‘tepeden bakan’ ve yeri geldiğinde düşmanını infaz edebilen bu yeni ‘orantısız güçlü’ Superman tasvirini hiç tutmadım. DC’nin, 2010’ları yakalayabilmesi için öfkeli, depresif, badass gibi sıfatlar taşıma zorunluluğu olduğuna inandığı Çelik Adam, şu haliyle Rob Liefeld’in yirmi yıl önce yarattığı ve artık kimsenin adını bile hatırlamadığı steroid reklamlarından transfer edilmiş alfa erkeklerden farksız. Bütün insanlığın gıpta ettiği, örnek aldığı [alacağı diyelim hadi], umut ışığı olması gereken bir kahramana göre fazla bencil ve kusurlu bir Kal-El portresi var, Justice League: War’da. Batman’in önünde durup, pis bir sırıtış takındığı, Wonder Woman’a yaklaşmaması için Green Lantern’ın önüne duvar gibi dikildiği sahneler, Superman hastası adamı Superman’den soğutur, o kadar sinir bozucu. Yan hikayeciklerden Superman / Wonder Woman yakınlaşması da bence son derece yapay ve zorlama.


Neyse ki Batman ve Green Lantern sahneleri filme renk katmayı başarıyor. İkili arasındaki atışmaların sağladığı keyif, Superman ve Wonder Woman ile ilgili sıkıntıları unutturmaya yetmese de, seyirciye tutunacak bir dal uzatıyor. Terra Nova ve Life on Mars’dan hatırlayacağınız Jason O’Mara, Kara Şövalye’yi seslendirme işinde henüz bir Kevin Conroy veya Bruce Greenwood değil ama onların yokluğunu da çaktırmıyor. Asıl sınavını oldukça karmaşık duyguları sesine yansıtmak zorunda kalacağı Son of Batman’de vereceğini düşündüğüm O’Mara’ya ne kadar erken alışırsak bizim için o kadar iyi.

Adet yerini bulsun diye animasyon kalitesinden kısaca söz edecek olursak, akan karelerin DC Animation'ın öteki işlerinden ne eksiği ne de fazlası var. Alıştığımız standartta, iyi yönetilmiş, canlı ve dinamik.

Sonuç olarak süper kahramanı, süper kahraman olarak değil de insani boyutuyla ele alma girişiminde bulunan ve dayanışmanın, takım oyuncusu olmanın önemi gibi demode fakat anlamlı sayılabilecek bir temayı işleyen Justice League: War, üç perdeden oluşan tamamlanmış bir anlatıdan çok, upuzun bir dövüş sekansı hissiyatı verdiğinden, başından tam doymadan kalkacağınız vasatın az üstü bir film. DC Animation’ın en iyilerinden biri olarak anılması söz konusu değil. Yine de adını koyamayacağınız bir çeşit merak duygusuyla sizi içine çekecek. Serilerin çoğunlukla en sıkıcı ayağı olan giriş bölümünü atlattığımıza göre, artık önümüzde Justice League: Throne of Atlantis'e geri sayım yapmamız için hiçbir engel kalmadı. 

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder

Yorum Yap