14 Şubat 2014 Cuma

DC Collectibles'dan Batman: The Animated Series Figürleri

Paul Dini, bugünlerde çalışma masasının üstündeki fazlalıklardan kurtulmakla meşgul. Siz de aynısını yaparsanız hiç fena olmaz, çünkü DC Collectibles, koleksiyonculara yönelik, 6 inch boyunda, eklemlerle dolu yepyeni Batman: The Animated Series figürleriyle kişisel Bat-Mağaralarınızı istila etmeye hazırlanıyor!

1990’ların animasyon klasiği Batman The Animated Series ve onun stilize küçük kardeşi The New Batman Adventures’dan karakter tasarımlarına yer veren seri, kasım ayında piyasaya sürülecek ve figürlerin her biri 24.95$’dan satılacak. Tanıtımlarda görücüye çıkarılan BTAS Catwoman ve TNBA Batman’in yanı sıra, TNBA Two Face ve TNBA Mr. Freeze de 2014 katalogunda yer alacak. İlk dört figürün 16-19 Şubat 2014 tarihlerinde düzenlenecek olan New York Toy Fair’de sergilenmesi bekleniyor.

Dizinin yapımcıları Paul Dini ve Bruce Timm, eserlerinin aksiyon figür formunda günümüze taşınmasından son derece memnun.

“Birçok koleksiyoner çocuk sahibi oldu ve onlar bu diziye duydukları sevgiyi ilk kez çocuklarıyla paylaşıyorlar, bu nedenle bu figürleri çıkarmanın şimdi tam sırası!” diyor Dini.

DC Entertainment ofisinde modelleri yakından görme fırsatı yakalayan Timm ekliyor: “26-35 yaşlarındaki erkeklerin –ve tahminimce kadınların da- bürolarında bu figürleri göreceksiniz.  Kahve fincanı, bir bitki ve işte tam burada, bitkinin içinde benim Poison Ivy figürüm!”

Timm, oyuncakları, yetişkinlerin çocukluklarındaki süper kahramanlara duydukları özlemi gidermelerinin bir yolu olarak görüyor:

“Her doğum günü ve Noel’de olduğu gibi küçük çocuklar Lego Batman setleri isteyecek, ancak yıl sonunda bu figürler piyasaya çıktığında, babalar da ‘6 inch Batman ve Two Face figürleri istiyorum, çünkü ofisteki masamda müthiş görünecekler’ diye yalvaracak.’”

13 Şubat 2014 Perşembe

Gotham Dizisinde Harvey Bullock, Donal Louge'a Emanet


Gotham'dan gelen yeni bir haber daha. Önümüzdeki ay çekimlerine başlanması planlanan dizide sert dedektif Harvey Bullock rolü Donal Louge (Sons of Anarchy, Copper, Vikings) tarafından canlandırılacak. Böylelikle, daha önce Tim Burton imzalı "Batman"de Maxwell Eckhardt olarak bir benzerini gördüğümüz karakter, tam manasıyla ilk defa ete kemiğe bürünerek seyirci karşısına çıkacak.

Gordon'ı oynayacak olan Ben McKenzie, Twitter hesabından Logue ile çalışacağı için heyecanlı olduğunu belirtti. Dün Alfred, Penguin, Essen ve Barbara Kean'in bugün de Harvey Bullock'un duyurulmasıyla geriye ana karakterlerden açıklanmayan sadece Bruce Wayne kaldı.

Bu arada yapımcıların belirttikleri üzere dizi, Arrow ve Flash'ın evreniyle veya DC'nin sinema projeleriyle aynı evrende geçmeyecek.

11 Şubat 2014 Salı

Penguin, Alfred, Sarah Essen ve Barbara Gotham Dizisinde


Gotham cephesinden casting haberleri birbiri ardına geliyor! Komiser Gordon'ın yeni yüzü olan Ben McKenzie'nin ardından, dört önemli karakter ve onları canlandıracak oyuncular açıklandı.

The Hollywood Reporter'ın haberine göre Robin Lord Taylor, Penguin olarak bildiğimiz Oswald Cobblepot'ı canlandıracak. Penguin karakteri, bir satranç şampiyonunun zekasına ve bir çakalın ahlaki değerlerine sahip bir psikopat olarak tanımlandı. Penguin, 60'lardaki televizyon dizisinde Burgees Meredith, 1992 yapımı Batman Returns filminde Danny DeVito tarafından canlandırılmıştı.

Sean Pertwee'yi Bruce Wayne'in uşağı, şoförü, manevi babası ve çoraplarını koyduğu çekmeceyi bilen tek kişi Alfred Pennyowrth rolünde izleyeceğiz. Son derece sert bir eski ordu mensubu olarak modernize edilen Alfred'in, karakterin Batman: Earth One ve Beware The Batman'deki versiyonuyla örtüşmesi bekleniyor.

Zabryna Guevara, Frank Miller'ın Batman: Year One macerası için yarattığı Yüzbaşı Sarah Essen'a hayat verecek. Essen çaylak Gordon'ın, Gotham Şehri Polis Departmanı'ndaki, polis ve politika dünyalarını kurnazca dengeleyen patronu olarak karşımıza çıkacak.

Erin Richards ise, Gordon'ın bir acil servis doktoru olan nişanlısı Barbara Kean rolüyle ekranlara gelecek. Barbara karakteri basın bülteninde, gelecekteki eşine her koşulda arka çıkan, neşeli ve birazcık da hassas bir kadın olarak geçiyor.

The Joker, Riddler ve Catwoman gibi klasik Batman düşmanlarına da yer vermesi beklenen Gotham dizisi, bir aksilik olmazsa yayın hayatına 2014 sonbahar sezonunda başlayacak.

9 Şubat 2014 Pazar

Gotham'ın Yeni Gordon'ı Ben McKenzie


FOX'un yeni TV dizisi Gotham'da çaylak bir dedektif olarak izleyeceğimiz James Gordon, Ben McKenzie tarafından canlandırılacak. İlk büyük çıkışını bir zamanların popüler gençlik dizisi The O.C.'de yapan 1978 doğumlu oyuncu, Batman: Year One'ın animasyon uyarlamasında Batman/Bruce Wayne'i seslendirmişti. Son yıllarda TNT'nin Southland adlı dizisinde ise polis memuru Ben Sherman karakterini canlandırmıştı.

Hollywood Reporter, Ben McKenzie'nin Gordon'ı ile ilgili birkaç detay verdi. Dizide, Gotham City Polis Departmanı'nda görev yapan acemi ama cesur, dürüst, enerjik, idealist, hırslı ve analitik zekaya sahip bir cinayet masası dedektifini seyredeceğiz.

Bu arada geçtiğimiz haftalarda Gordon rolü için adı geçen Donal Louge'a Harvey Bullock rolü teklif edilmiş. Louge, daha önce Sons of Anarchy, Vikings ve Copper gibi dizilerde boy göstermişti. Önümüzdeki ay New York'ta dizinin pilot bölümünün çekimleri başlayana dek yeni karakterlerin ve oyuncuların açıklanması bekleniyor.

Justice League: War

Yönetmen: Jay Oliva
Senaryo: Heath Corson
Seslendirme Sanatçıları: Alan Tudyk, Jason O’Mara, Michelle Monaghan, Christopher Gorham, Justin Kirk, Shemar Moore, Sean Astin, Steven Blum
Yapım Yılı: 2014
Süre:  79 dakika

Konu: Kainata hükmetmek isteyen, tanrısal güçlere sahip tiran Darkseid dümeni dünyaya kırdığında, önceleri gizlenerek yaşamak zorunda olan, eleştirilen, sıradan insanları korkutan ve toplum dışına itilen yedi süperkahraman; Batman, Superman, Wonder Woman, Green Lantern, Flash, Shazam ve Cyborg tek yumruk olurlar ve gezegeni Darkseid’ın yönetimindeki Apokolips’den gelen Parademon ordusundan kurtarmak için ölümüne bir savaş başlar.

DC Comics’in, başlı başına bir pazarlama dehası ürünü olan New 52 hareketinin başlangıç noktası olarak kabul edebileceğimiz, Geoff Johns ve Jim Lee imzalı 2011 basımı macera Justice League: Origin, şimdi de DC Animation’ın deneyimli parmaklarının ucunda, çizgi roman sayfalarından taşarak ekranlara sıçradı. Geleceği, bize geride bıraktığımız yıl büyük beğeni toplayan Justice League: The Flashpoint Paradox’ın son sahnesinde müjdelenen Justice League: War, bugüne dek her biri farklı evrenlerde geçen ve aralarında sıkı bağlar bulunmayan yapımlarla karşımıza çıkmış DC Animation’ın mutlak bir film evreni kurma yolunda attığı ilk adım olma özelliğini taşıyor. Aksi belirtilmediği sürece, mayıs ayında izleyeceğimiz Son of Batman de dahil olmak üzere, önümüzdeki tüm animasyonlar tek devamlılığın birer parçası olacak ve aynı seslendirme sanatçıları ile benzer karakter dizaynlarını paylaşacak.

Her şeyden önce Justice League: War, DC Animation’ın önceki projeleriyle yan yana koyduğumuzda, maça 1-0 yenik başlıyor. Neden mi? Justice League: New Frontier, The Dark Knight Returns, Batman: Year One ve All-Star Superman gibi çizgi roman sürümleri, kritiklerden sayamayacağımız kadar çok puan toplamış, havada karada ticari başarı garantili hikayelerin ardından, Johns ‘un, her sayfaya bol kepçeden serpiştirilmiş parlak efektlerden arındırdığımızda, yavaş ilerleyen, derdini anlatmaya çalışırken yolu gereğinden fazla uzatan, yüzeysel ve formülatik metnine dayanan bir uyarlamanın, orijinali ne kadar revizyondan geçerse geçsin, yapım şirketinin son dönemde yükselttiği çıtanın altında kalmaktan kurtulamayacağı açık. Yine de film, çizgi roman severleri olduğu kadar, Green Lantern, Flash, Wonder Woman gibi karakterlerle tanışmayı bekleyen yarının DC takipçilerini de kucaklayan tavrı [free hugs!!!] sayesinde seyirci bulmada zorluk çekmeyecektir.


Film, hiç de cesur olmayan bir ‘cesur yeni dünya’ –yeni de değil ya, hoş- resmiyle açılıyor. Bu dünyada süper kahramanlar aktif olsalar dahi göz önünde veya popüler değiller ve gittikleri her yerde halkın tepkisiyle karşılaşıyorlar. Superman her tür uzaylı teknolojiyle ilişkilendiriliyor, Wonder Woman’ın düşmanlarıyla dövüşürken yarattığı tahribatın maliyeti meydanlarda protesto ediliyor, Green Lantern’ın kurtardığı kız tarafından bir dövülmediği kalıyor dersek abartılı olmaz, Batman ise bir gölge, gerçekliği tartışılan bir şehir efsanesi. 

Polis mi? Tabii ki kanunları tanımayan kahramanların peşinde!

Justice League: War, ‘dünya dışından gelen varlıkların istilasını engellemek için toplanan gözüpek kahramanlar’ şeklinde özüne inilebilecek konusuna karşın, yayımlanan ilk ‘adalet birliği’ macerası Brave and the Bold #28 – Starro the Conqueror [1960]  ve bu özel yeteneklere sahip kahramanların nasıl bir araya geldiğini öyküleyen Justice League of America #9 – The Origin of the Justice League [1962]’in tam zıttını yaparak, uzaylı tehdite değil, bu ikonik kahramanların karşılaşması, birbirini yanlış anlaması ve takım olmayı öğrenmesine yoğunlaşmış. Örneğin, Amerikan başkanı ve karısını taşıyan uçağın kanadındaki Superman, devam eden saldırıyı dikkate almaksızın Wonder Woman ile flört edebiliyor, ya da gökyüzünde yüzlerce Parademon uçuşurken Batman, saha dışına çektiği Green Lantern’a yaklaşık iki buçuk dakikalık [saydım, evet] motive edici bir konuşma yapabiliyor. Film bu eğlenceli sayılabilecek karakter etkileşimleriyle tüy gibi hafif senaryosunun gediklerini kapatmaya çalışıyor, ancak istemeden de olsa ciddiyetten ödün vermiş oluyor. Uzaylı istilasının amaç değil, hikayeyi ileri taşıyacak bir araç olduğunu hissedilince de çizgi roman aleminin en hardcore kötülerinden Darkseid bile korkutuculuğunu yitirmiş oluyor. Halbuki Darkseid’ın giderek yakınlaştığını bilmek bile, bizim korkudan gardıroba saklanmamız ve bir daha hiç çıkmamamız için yeterli bir gerekçe olmalıydı.

Pek öyle olmadı.

Kaleme aldığı bir avuç yapım arasında Jackson Rathbone’lu gençlik / süperajan dizisi Aim High da bulunan senarist Heath Corson, ilk kez dokunduğu DC karakterlerinden, genç ve otokontrolü oldukça zayıf bireyler çıkarmış. Karakterlerin zaman zaman pop kültürü referanslarıyla [“Birisi bu gece True Blood’ını içmeyi unutmuş!”] konuştuğunu ve ergen jargonu [“dibs”] kullandığını duymak insanı şaşırtmıyor değil. Bazıları gerçekten de komik olan bu replikler bütüne yayılınca hızla tahmin edilebilir olmaya başlıyor, Billy Batson / Shazam gibi yaşça küçük karakterlerdeyse gerçekten çekilmez bir hal alıyor.

Laf Shazam’e gelmişken, kendisi back-up bölümleri dışında kaynak eserde yer almamasına rağmen, animasyondaki önemli karakterlerden biri. Özellikle Billy ve Victor sahneleri, hengameyle geçen 79 dakikanın en doğal anlarıydı diyebilirim. Bu iki karakter arasındaki daha ilk sahnelerde temelleri atılan ‘yıldız-hayran’ ilişkisinin, çok kısa sürede birbirini koruyan ve destekleyen iki dostun ilişkisine dönüşmesini garipsemediğimize göre Carson doğru bir şey yapmış. Bu arada altını çizmek gerek, Johns ve Lee’nin çizgi romanında Justice League’in yedincisi Shazam değil, Aquaman’di. Oyuncu değişikliğine gidilime nedenini bilmesek de, tahminimce sıradaki macerada Aquaman ve onun yardımcı karakterlerine eğileceğimiz, okyanusun derinliklerindeki Atlantis krallığında yaşanan entrikalarla boğuşacağımız için, DC'nin Justice League'in diğer üyelerine öne çıkma fırsatı tanımak istemesine bağlayabiliriz. Muhtemelen yine aynı nedenden, Justice League: The Flashpoint Paradox’da baş karakter olan Flash bu filmde bilinçli olarak geri planda bırakılmış. Ha, bana soracak olursanız, Flash’ın Kara Şövalye ile tanıştığı kısacık sahne, koca bir filme bedeldi ya, neyse. ‘Balıklarla konuşan adam’ [!] Aquaman animasyon evrenine serinin devam filmi Justice League: Throne of Atlantis’de katılacak, belki orada Flash da kendine daha etkili olabileceği bir pozisyon bulur. Kim bilir?


Justice League: War’un, hakkında yazmayı gerektiren gerçek bir yıldızı varsa, bu kesinlikle Victor Stone / Cyborg. Teen Titans takımının olmazsa olmaz ‘makinedeki ruh’u Cyborg, Flashpoint macerasında tabiri yerindeyse sınıf atladı ve New 52’da bileğinin hakkıyla Justice League’in kurucu üyelerinden biri oldu. Bilim adamı babası maçlarına gelmediği için üzüntü duyan sporcu figüründe ‘buluğ çağındaki genç ile ilgisiz ebeveynin sorunları’ veya daha da ilginci, belli belirsiz bir science geek vs. jock çatışmasından izlere rastlanabilir. Bu açıdan Justice League: War’a ‘Cyborg’un hikayesi’ demek yanlış olmaz, zira yetenekli bir futbolcuyken gözlerimizin önünde Terminator’a dönüşen de, film boyunca atlattığı badireler sayesinde en kayda değer içsel gelişimi gösteren de o.

Wonder Woman ise tam bir düş kırıklığı. Zaten kostümüne eklenen gereksiz parçalarla [bir adı var mıdır onların?] göz yoran bir tasarıma sahip olan Themyscira’nın prensesi Diana, absürd karakterizasyonu da eklenince Marvel Universe’deki Thor’un dişi bir taklidi olmuş. ‘Erkeklerin dünyası’ hakkında kafası karışık, yabancı bir kültüre uyum sağlama sürecinde olan, önüne gelene kılıç çeken, barbar bir turist izliyoruz ve bu tanım maalesef ne Pre-Crisis, ne Post-Crisis ne de New 52 Wonder Woman’a uyuyor. Keşke DC’nin en büyük kadın kahramanı iki-üç komik sahne karşılığında bozuk para gibi harcanmasaymış. Çok uzaklara bakınmaya gerek yok, Wonder Woman’ın 2009 yapımı animasyonundaki hayran olunası kişiliği geri gelse, sorun kalmayacak oysa.

Sonra ‘Wonder Woman hayranları da her şeyi eleştiriyor’ oluyor!

Nasıl eleştirmesinler ki?

Tam da Amazon prensesinden daha talihsiz bir Justice League elemanı olabilir mi, diye merak etmeye başlamışken, eksik olmasın Superman el sallamakta gecikmiyor. Siz ne düşünüyorsunuz bilmiyorum ama ben, Alan Tudyk’in [Firefly ve Serenity’nin Wash’u] kendini beğenmiş bir tonda seslendirdiği, gövde gösterisi yapmaya bayılan, çevresindekilere her anlamda ‘tepeden bakan’ ve yeri geldiğinde düşmanını infaz edebilen bu yeni ‘orantısız güçlü’ Superman tasvirini hiç tutmadım. DC’nin, 2010’ları yakalayabilmesi için öfkeli, depresif, badass gibi sıfatlar taşıma zorunluluğu olduğuna inandığı Çelik Adam, şu haliyle Rob Liefeld’in yirmi yıl önce yarattığı ve artık kimsenin adını bile hatırlamadığı steroid reklamlarından transfer edilmiş alfa erkeklerden farksız. Bütün insanlığın gıpta ettiği, örnek aldığı [alacağı diyelim hadi], umut ışığı olması gereken bir kahramana göre fazla bencil ve kusurlu bir Kal-El portresi var, Justice League: War’da. Batman’in önünde durup, pis bir sırıtış takındığı, Wonder Woman’a yaklaşmaması için Green Lantern’ın önüne duvar gibi dikildiği sahneler, Superman hastası adamı Superman’den soğutur, o kadar sinir bozucu. Yan hikayeciklerden Superman / Wonder Woman yakınlaşması da bence son derece yapay ve zorlama.


Neyse ki Batman ve Green Lantern sahneleri filme renk katmayı başarıyor. İkili arasındaki atışmaların sağladığı keyif, Superman ve Wonder Woman ile ilgili sıkıntıları unutturmaya yetmese de, seyirciye tutunacak bir dal uzatıyor. Terra Nova ve Life on Mars’dan hatırlayacağınız Jason O’Mara, Kara Şövalye’yi seslendirme işinde henüz bir Kevin Conroy veya Bruce Greenwood değil ama onların yokluğunu da çaktırmıyor. Asıl sınavını oldukça karmaşık duyguları sesine yansıtmak zorunda kalacağı Son of Batman’de vereceğini düşündüğüm O’Mara’ya ne kadar erken alışırsak bizim için o kadar iyi.

Adet yerini bulsun diye animasyon kalitesinden kısaca söz edecek olursak, akan karelerin DC Animation'ın öteki işlerinden ne eksiği ne de fazlası var. Alıştığımız standartta, iyi yönetilmiş, canlı ve dinamik.

Sonuç olarak süper kahramanı, süper kahraman olarak değil de insani boyutuyla ele alma girişiminde bulunan ve dayanışmanın, takım oyuncusu olmanın önemi gibi demode fakat anlamlı sayılabilecek bir temayı işleyen Justice League: War, üç perdeden oluşan tamamlanmış bir anlatıdan çok, upuzun bir dövüş sekansı hissiyatı verdiğinden, başından tam doymadan kalkacağınız vasatın az üstü bir film. DC Animation’ın en iyilerinden biri olarak anılması söz konusu değil. Yine de adını koyamayacağınız bir çeşit merak duygusuyla sizi içine çekecek. Serilerin çoğunlukla en sıkıcı ayağı olan giriş bölümünü atlattığımıza göre, artık önümüzde Justice League: Throne of Atlantis'e geri sayım yapmamız için hiçbir engel kalmadı. 

7 Şubat 2014 Cuma

Michael E. Uslan, Batman/Superman Hakkında Konuştu


1989 yapımı "Batman"den bu yana kara şövalyenin tüm filmlerinin yapımcılığını üstlenen Michael E. Uslan, 2016 yılında vizyona girmesi planlanan isimsiz Batman/Superman projesi hakkında EP Daily'e konuştu.

"Harika hissediyorum. Zack bir fanboy ve bu karakterleri bizim kadar çok seviyor. Hayatta hepimiz sinemacı, aktör olarak büyüyoruz, gelişiyoruz. Eğer gelişmeye devam etmezsek hepten yanlış olur. Batman'in ve projeyle ilintili diğer herkesin gelişimini görmek oldukça ilgi çekici ve heyecan verici. Bu yeni bir rota için büyük bir fırsat ve bana kalırsa insanları son derece heyecanlandıracak bir proje olacak."

Konu Ben Affleck'in yeni Batman olmasına ve oyuncu hakkındaki tartışmalara geldiğinde ise şunları ekliyor: "Bunu daha önce de yaşamıştım ve şu an Batman'in yapımcısı olarak değil, bir Batman hayranı olarak konuşuyorum. Tim Burton'ın, Batman'i oynaması için Michael Keaton'ı düşündüğünü ilk duyduğumda 'Tanrım! Karanlık ve ciddi bir Batman yaratmak yıllarımı aldı ve şimdi o (Tim) bir komedyeni oynatacak.' dedim. 'Mr. Mom Batman oldu' yazılı posterler gözümün önüne geliyordu. Ama Tim vizyonunu açıkladı, bir vizyonu vardı ve haklıydı. Aslında bu tümüyle Bruce Wayne ile ilgili, Batman'le değil. Eğer karanlık ve ciddi bir süperkahraman yapmak istiyorsanız, insanları Bruce'un neredeyse psikopatlık derecesinde obsesyon güdümlü olduğuna inandırmak zorundasınız. Yarasa kostümü giyen ve onun yaptığını yapan bir adam... Biz de Michael Keaton'da böyle yaptık. Hayranlar benim ilk başta gösterdiğim tepkiyi verdiler. Filmi görmeye gittikten sonra da Batman'in başkası tarafından canlandırılmasını asla istemediler."

Son yılların en sevilen filmlerinden The Dark Knight'ta da yine aynı şeyin olduğuna dikkat çekiyor Uslan: "Yıllar sonra 'Tanrım! Gay bir kovboyu oynayan şu adam Joker'i mi canlandıracak? Tüm zamanların en büyük kötüsünü mahvedecekler' dendi. Ancak filmde Heath Ledger'ın performansı görüldüğünde bir daha Joker'in başkası tarafından canlandırılmasını kimse istemedi. İşte şimdi akademi ödüllü bir sinemacı ile buradayız. Son filmlerine bir bakın, Hollywoodland'de beni George Reeves olduğuna ikna etmişti. The Town ve Argo son derece kaliteli işler. Yeniden, Tim'in başlangıçta söylediklerine geri dönmek istiyorum. Her şey Bruce Wayne ile ilgili. Kırklarının ortasındaki Bruce Wayne'e odaklanın. O ne hissediyor? Ne düşünüyor ya da nelerle uğraşıyor? Bu konuda daha heyecanlı olamazdım."

Bakalım Michael E. Uslan'ın en son Kara Şövalye üçlemesindeki mutluluğu devam edecek mi yoksa Batman & Robin'deki günlerine geri mi dönecek?

Batman/Superman'den Lex Luthor ile ilgili Söylentiler


Warner Bros. Batman/Superman filminde yer alacak karakterleri ve oyuncuları açıkladıkça filmle ilgili kulağımıza gelen detaylar artıyor, genişliyor. Geçen hafta Lex Luthor'ın resmi olarak açıklanmasından sonra Latino Review, halen Chris Terrio tarafından yazılmakta olan senaryo ile ilgili taze bilgiler edinmiş. Bu bilgilere göre, daha on sekizinde gezegenin en zengin adamı haline gelen, LexCorp'un dahi CEO'su olarak karşımıza çıkacağı söylenen Lex çizgi romanlara sadık kalınarak tamamıyla kel bırakılmış. Karakterin sağ kolunda Metropolis'in şehir siluetinin bir dövmesi olacakmış. 

Bunların yanı sıra gelen diğer dedikodular ise olay bazında. Hikayenin başlarında LexCorp'un çatı katında bir Bruce Wayne - Lex Luthor görüşmesi olacağı söyleniyor. Bir bilgisayar ekranının önündeki masasında oturan Lex'e göre Superman bu gezene ait olmayan bir uzaylı, günahkar. Şehrin içinde bulunduğu duruma kayıtsız kalamayan Bruce'a göre ise o etkileyici bir numune. Nitekim Bruce'un Metropolis'e gelme sebeplerinden birisi de Superman. Ancak asıl önceliği Lex ile olan farklılıklarını bir kenara bırakıp Man of Steel'da harabeye dönen Metropolis'in yeniden inşasına yardım etmek.

Lex ile olan farklılığı demişken, bu durum kendisini Superman olayında belli edecek gibi görünüyor. Çünkü Lex, Superman'in öldürebilir olduğunu düşünürken Bruce, bu problemin daha barışçıl bir yolla çözülebileceği inancında. Hal böyleyken Batman ve Superman'in nasıl karşı karşıya geleceği ise gizemini korumaya devam ediyor.

Latino Review'in bu bilgileri ne kadar doğru bilinmez ama yürütülen çeşitli teorilerin, kafalarda yazılan senaryoların heyecan verdiği kesin...

6 Şubat 2014 Perşembe

Batman and Two Face #25 – The Big Burn: Sparks

Yazar: Peter J. Tomasi
Çizer: Patrick Gleason
Renklendirme: John Kalisz
Sayfa Sayısı: 22

Konu: Gözaltına alınan Erin McKillen, telefon görüşmesi hakkını avukatını değil, eski okul arkadaşı Bruce Wayne’i çağırmak için kullanır. Gotham Şehri Polis Teşkilatının kendisini Two Face’den koruyamayacağının farkında olan ve kısa bir süre önce etkinliğine son veren Batman Incorporated’ın finansörü Bruce’un süper kahraman bağlantısından -Batman’den- yararlanmayı amaçlayan McKillen, zamanında bir iyilik için çaresizce kapısına gelmiş olan çocukluk arkadaşının onu geri çevirmeyeceğini düşünmektedir. Bu sırada tavandan sızan asit damlaları, tehlikenin çok yakınlarda olduğunu göstermektedir.

The Big Burn macerasının ikinci bölümü Sparks’da Peter J. Tomasi, üstünde yürüdüğü zemini kayganlaştıran iki riskli seçim yapmış: 1) Başlığı Batman and Two Face olan bir dergide, Two Face’in varlığını asgari düzeyde tutmak 2) Bir önceki sayıda tanıştığımız Erin McKillen’ı merkezi karakter haline getirmek. Şansı var ki, her iki seçim de en azından şimdilik kendi lehine sonuçlar vermekte. Two Face’in, günümüzde geçen tek sahnesinde attığı, sinema dahil pek çok farklı mecrada kullanılmış ve ucuz bir tabirle bayatlamış ‘şans’ temalı tiraddan yola çıkarsak, hikayeye herhangi bir katkıda bulunmadığı sürece hiç gözükmemesi, çizgi romanın selameti için kesinlikle daha hayırlı. Tamam, belki Gleason’ın çizdiği tam sayfa Bat-Signal’ın yüzü suyu hürmetine katlanılabilecek bir sahne bu, lakin yine de orijinal olmaktan uzak ve büyük resmin içinde dolgu malzemesi olmaktan bir adım öteye gidemediği de bir gerçek.

Yeni karakter Erin McKillen’ın görünürlüğünün artmasıyla ilgili hayıflanmalara henüz neden rastlamadığımıza gelirsek, işin sırrı bence Tomasi’nin nasıl profil çıkarılacağını çok iyi bilmesi ve McKillen’ı Harvey Dent’in hayatının aşkı Gilda’nın bile bazen zar zor sığdığı daracık dünyasına  olduğu kadar, Bruce Wayne’in geçmişinin keşfedilmemiş parçalarına da organik bir şekilde dahil etmedeki  kabiliyetinde saklı, derim. Açıkçası Bruce-Erin bağı beni şaşırttı ve İrlandalı mafya kraliçesinin, içinde Tommy Elliot [arkadaşları ona Hush der] ve Dawn Golden’ın bulunduğu ‘Bruce Wayne’in daha önce adını hiçbir yerde duymadığımız / yüzünü hiçbir yerde görmediğimiz tehlikeli ya da tehlikedeki çocukluk arkadaşları’ kategorisine katılmasını çok da dert etmedim. DcNu [Yeni 52]’da bu klişenin çok tekrarlanmamış olmasından mıdır, nedense artık… Zaten CV’sinde Gotham City’nin aydınlık yüzü Harvey Dent’i  Two Face gibi bir caniye dönüştürmek maddesi öne çıkan bir çete liderinin havadan sudan sohbetlere malzeme olması beklenemezdi.


Bu sayıdaki flashback ile Two Face’in doğduğu o dehşet dolu geceye geri döndüğümüzde, hapishaneden firar eden Erin’in Harvey ve Gilda’nın yanına gitmeden önce Gotham caddelerinde Kara Şövalye ile karşılaştığı ortaya çıkıyor. Bu gelişme değerli çünkü bize Batman’in Erin’i durdurmak için elinden geleni yaptığını ancak onun tüfeğinden çıkan mermiyle ciddi şekilde yaralanarak saf dışı kaldığını görüyoruz. Batman yerde, Alfred’den gelecek tıbbi yardımı beklerken iş işten geçiyor. Başka bir deyişle, Harvey Dent’in Two Face olmasında Batman’in o geceki başarısızlığının etkisi var yani. Batman’in olanlardan kendini mes'ul tutarak, içten içe suçluluk duyması için yeterli olan bu teferruat ileride tekrar gündeme gelebilir.

“O gitti Harvey…  Benden çalındı… ‘İyi yarım’ koparılıp alındı.”

Bu sözlerden anlaşılıyor ki, Erin’in Shannon adında çok sevdiği bir ikiz kardeşi varmış. Şimdilik Arkham City’deki Riddler trophy’leri gibi yanıp sönen kocaman bir soru işareti olan Shannon’ın hakkında tek bildiğimiz, ölümünden direkt ya da dolaylı olarak dönemin Bölge Savcısı Harvey Dent’in sorumlu olduğu. Olayın iç yüzüne hakim olmadan ne desek yalan olacak ama galiba Dent’in beyaz şövalyelik nişanına leke gelmek üzere. Sorular çoktan birikmeye başladı. Dent ‘asit yağmuru’ndan çok önce karanlık tarafa geçmiş olabilir mi? Ya yanlış yargılara varmış ve suçsuz bir insanın hayatını karartmışsa? Harvey gibi kanunlara bağlı bir adam, bir mafya liderinin kızıyla birliktelik yaşamış olabilir mi? Hurm…

Gelecek sayılarda işitecekleriniz hoşunuza gitmeyebilir, uyarması benden.

Harvey Dent-Erin McKillen düşmanlığını başlatan Shannon karakterinin anlatıya eklenmesiyle, The Big Burn: First Strike’da gördüğümüz vahşet, derinlik kazanmış oldu. Erin’in, ‘iyi yarısı’ Shannon’ın intikamını, Harvey Dent’in ‘iyi yarısı’ Gilda’yı öldürerek alması ve yaptığı eylemin sonucunu herkese göstermek istercesine onun ‘yarısını’ asitle yakmasından, plan ve uygulama bakımından fevkalade bir metafor çıkıyor. Bir bütün olmalarını çok değer verdikleri özel insanların yanlarında olması koşuluna bağlayarak zaten daha en baştan kaybeden iki yarım-insanın savaşını okuyoruz bir nevi. Olaya yeni orijin lüzumluydu-lüzumsuzdu ekseninin dışından yaklaştığımızda, Sal Maroni’nin duruşma salonunda Dent’e ceketinin cebinden çıkardığı bir şişe asitle saldırması mizanseninin, bu yeni dönüşüm sahnesinin karşısında gerek görsel, gerek kurgusal olarak son derece sönük kaldığını çok net görebiliyoruz. Hangi orijinin kalıcı olacağını elbette ki zaman gösterecek.


Özetlemek gerekirse, Batman and Two Face #25’ın kayda değer bir Two Face hikayesi anlatma yolunda ilerlediğini söyleyebiliriz. Karakter odaklı olmasından ötürü temponun bir süper kahraman çizgi romanına göre biraz ağır olmasına [SPOILER: Bruce Wayne’in taptığım Matches Malone kimliğiyle iştirak ettiği, Blackgate’den kaçış sahnesiyle birlikte gözle görülür biçimde hızlanıyor, haksızlık etmeyeyim] aldırmazsanız, Big Burn’den keyif almaya devam edeceksiniz. Sizi açmadı mı? Üzülmeyin. Sırf Patrick Gleason’ın Batman The Animated Series hayranlarına göz kırptığı kapağı ve Alfred’in suya atlayan kahramanımız hakkında yaptığı kahkahalara boğan espri için bile okunmaya değer bu sayı.

Giderayak son bir soru: Harvey Dent ve biri iyi, diğeri kötü ikiz kız kardeşler hikayesi size de tanıdık geliyor mu? ‘Evet’ diyorsanız, Batman: Black and White’ın 1996’daki ilk mini serisinde yer alan kara film esintili Bruce Timm mucizesi Two of a Kind’ı okumuş veya daha önce linkini blog’a da koyduğum motion comic’ini izlemiş olmanız kuvvetle muhtemel. O öyküde, yüz yeniden yapılandırma ameliyatı olan Two Face, yaralarının silinmesiyle içindeki kötülükten de kurtuluyor ve tedavi sırasında aşık olduğu doktoru Marilyn ile birlikte normal bir hayat kurmaya çalışıyorken, Marilyn’in baştan çıkarıcı ikizi Madeline’ın yaptıkları yüzünden büyük bir sarsıntı yaşayarak son anda yeniden bir katile dönüşüyordu. Tomasi’nin niyeti bu modern çizgi roman klasiğine atıfta bulunmak mı, yoksa The Big Burn ve Two of a Kind arasındaki benzerlikler birer rastlantı mı, bilinmez ama ben yine de değinmeden edemedim. Yorum sizin.

4 Şubat 2014 Salı

BASIN ARŞİVİ: Batman & Robin - Sinema Dergisi Eylül 1997

Vizyona giren her Batman filmi milyonlarca dolar hasılat getirdikçe yeni Batman filmlerinin de ardı arkası kesilmiyor. Eleştirmenlerin artık önemsemediği bu filmlerin her biri adeta büyük bir teknoloji sirki. Ayrıca hediyelik eşyalarıyla bir yan sektörü de var artık. “Batman ve Robin”in tecrübeli yönetmeni Joel Schumacher ise bu kez harika bir oyuncu kadrosunun kurulduğunu söylüyor.

Sette elli beşinci kez şafak söküyor. Patron, Joel Schumacher, kendi aralarında Gotham adını verdikleri kentin son halini ziyaretçilere gösterirken keyifli. Dördüncü filmi çekmek için yönetmen koltuğuna oturan Joel Schumacher, milyonlarca dolarlık bu yeni proje yüzünden omuz hizasındaki gümüş rengi saçlarını kökünden kaybetmek üzere olmalı diye düşünülebilir ama işin aslı öyle değil.

Warner Bros’un Burbank, California’daki arazisi üzerinde kurulmuş dünyanın en büyük sesli sahnelerinden birini kucaklamak istercesine kollarını açıp “Bu harika öyle değil mi?” diye bağırıyor. “Dünyanın en büyük eğlencesi. Bütün bunların tümüyle akıl dışı olduğunu düşünüyorum ve ben de bu tımarhaneden sorumluyum.” Heybetli heykeller ve 20 metre yüksekliğinde dinozorlarla set, Gotham Şehir Merkezi’ne dönüştürülmüş. Mekan, yeni bir buzul çağının istilası altında. Her yer buz tabakalarıyla kaplı ve duvarlardan buz saçakları sarkıyor. İster istemez dokunuyorsunuz; plastikten ve soğuk değil. Yönetmen bir kahkaha atıveriyor. 57 yaşında ama hala, sinemanın büyüsünün etkisi altında. Hem de tıpkı New York’un Queens bölgesinde yaşayan küçük bir çocukken olduğu gibi. Şimdi, ikinci Gotham yolculuğunun kaptanı olarak yaklaşık 100 milyon dolarlık bir bütçeden sorumlu.

Schumacher’ın kariyeri, son on yıl içinde hızlı bir tırmanışa geçti. 80’lerin düşük bütçeli “St Elmos Fire”ından, “Çizgi Ötesi” [Flatlines] ve “Die Young”a [her ikisinde de Julia Roberts rol alıyordu] ve “Falling Down” ile “Batman” serisi gibi giderek daha yüksek profilli projelere geçti. “Müşteri” [The Client] ve “A Time To Kill” gibi iki John Graham filminin ardından şimdi bir üçüncüsü “Runaway Jury” üzerinde çalışıyor. Schumacher’in olağanüstü bir yeteneği var; Doğru filme doğru kadroyu ayarlamak. Hollywood’daki bütün stüdyolar Susan Sarandon ile Tommy Lee Jones’un peşinden koşarken o ikisini birden “Müşteri”de oynatmayı başarmıştı. Mütevazı ve dostane tavırlarıyla Hollwyood’un en başarılı yönetmenleri arasında yer alıyor. Stüdyolar onu seviyor çünkü Schumacher bütçelere sadık.

Bütün bunlar onu, “Batman & Robin” gibi “çok yönlü yetenek” gerektiren bir filmin başına geçecek ideal adam yapıyor. Schumacher’e “Batman Forever”ı yönetmesi teklif edildiğinde yapacağı iş şöyle özetlenmişti: Tim Burton’ın yönetmenliğinde boğulma tehlikesi geçiren muazzam karlı bir projeyi hayata döndürmek. Burton’ın yönettiği “Batman Returns” filmi en çok Michelle Pfeiffer’ın giydiği vücuda yapışan kedi kostümüyle hatırlandı ve dünya çapında 300 milyon dolar hasılat yapmasına rağmen başarısı ortalama bulundu. Riddler rolündeki hiperaktif oyuncu Jim Carrey sayesinde “Batman Forever” daha hafif bir film oldu. Eleştirmenlerin pek hoşuna gitmedi ama hasılat rekorları kırdı. Schumacher, “Batman & Robin”de aynı formülü uygulayarak Batman hayranlarının beklediği yıldız kadroyu kurdu. Üstün yetenekli kar adamını Arnie, leziz ama ölümcül Poison Ivy’yi Uma Thurman, sevimli Batgirl’ü Alicia Silverstone ve Robin’i Chris O’Donnell canlandırıyor. Yalnız bu sefer Batman maskesi altında gizlenen yüz Val Kilmer’a değil, George Clooney’e ait. Peki yeni Batman neden George Clooney? “Elimde çıplak fotoğrafları vardı” diye gülüyor Schumacher. Bu arada O’Donnell arkadan bağırıyor “O resimleri herkese veriyor!” Clooney şaşkınlıktan donakalmış gibi yapıyor. Schumacher devam ediyor: “Tuhaftı. Uçak yolculuğu sırasında New York Times’a göz atıyordum. ‘From Dusk Till Dawn’ filminin ilanını gördüm. George’un ilandaki yüzüne kalın bir keçeli kalemle Batman maskesi çizmeye başladım. Onunla hiç karşılaşmamıştım ama çok iyi göründüğünü düşündüm. Filmi görmeye gittim. George perdede inanılmazdı.”


“Michael Keaton harika bir Batman’di, Val Kilmer da harika bir Batman’di ama George Clooney en iyi Batman. Chris ise en iyi Robin. George müthiş bir oyuncu ve o kostüm içinde olağanüstü iyi görünüyor ama aynı zamanda role insancılık, duyarlılık ve dayanışma duygusu kattı. George, aydınlanmış bir Batman ki böyle bir değişiklik şiddetle gerekliydi. Batman 1939’da yaratıldı. Yaklaşık 60 yıldır, ailesini kaybetmenin acısını yaşayan o esrarengiz, içine kapanık ve kendini beğenmiş Batman’i tanıyoruz. Ondan uzaklaşmanın zamanı gelmişti. George 36 yaşında. Düşünün, annesiyle babası sekiz yaşındayken öldürülmüş 36 yaşında bir arkadaşımız olsa ve hala bu acıyla ortalıkta dolaşıp sızlansaydı ne yapardık. Sanırım ona ‘Hadi, kabullen artık ve yaşamına devam et’  derdik” diyor Schumacher ve şöyle devam ediyor: “Batman’in başka insanlarla ilgilenmesinin zamanı gelmişti. Kahya Alfred’i oynayan Michael Gough, Bruce’un üvey babasıdır ve kişisel bir sağlık sorunu yaşamaktadır. Bruce’un ev arkadaşı yüzsüz ve hiçbir şey düşünmeden yaşamını sürdüren bir gençtir. Aniden Alicia Silverstone’un canlandırdığı Alfred’in kuzeni bir genç kız çıkar ortaya. Wayne Manor’da yaşayan herkes gibi onun da gizlediği bir yaşamı vardır.”

“Wayne Manor’da yaşayabilmek için iki şeye ihtiyacınız vardır” diyerek gülüyor. “Siyahlar içinde harika görünmelisiniz ve ikili bir yaşamınız olmalı. Batgirl, geceleri pencerelerden fırlayıp Gotham Şehri’nin arka sokaklarına gitmeye başlar. Artık Bruce kendisi dışındaki insanları da düşünmek zorundadır ve Batman’i, sadece kendi amaçlarına değil başkalarına da hizmet eden birey olarak, 90’ların kahramanı haline getiren de budur. Bir de, harika bir oyuncu olmakla birlikte Val’ın çocuksu bir yanı olduğunu da hissettim. Batman çizgi romanlarına bakarsanız George’un Batman’e ne kadar benzediğini görürsünüz. Val sarışın ve harika bir aktör ama biraz çocuksu.”

Burada Schumacher, egolarla başlayabilen ve Batman gemisinin kayalara çarpmasına engel olan bir diplomat gibi davranıyor. O inkar ediyor ama bir daha Kilmer’la çalışmayacağını söylediği yazılmıştı basında. “Batman Forever” setinde bir gerilim yaşandığını kabul edercesine “İlişkimiz hiçbir zaman fazla sıcak olmadı” diyor, “ama Val bana iki iyilik yaptı, Micheal Keaton’ı başkasıyla değiştirmem gerektiğinde bana ‘evet’ cevabı verdi. Sonra onun yerine bir başkasını almak istediğimde de bana bu fırsatı tanıma nezaketini gösterdi. Ona çok şey borçluyum.”

“Diğer filmlerimde birlikte çalıştığım oyuncuları kötülemek için söylemiyorum ama ‘A Time To Kill’ ve ‘Batman & Robin’ filmlerindeki kadro alışılmadık biçimde öylesine gelişkin insanlardan oluşuyordu ki yönetmen olarak işimi yapabilme fırsatı buldum. İdare etmem gereken fazla sorunlu çocuk yoktu ve bu da işimi çok kolaylaştırdı. Büyük bir filmi yönetmenin yanı sıra bir de, oyuncuların ailelerinin doğru dürüst yapamadığını yapmak zorunda kalmak çok zor oluyor.”

Yani Schumacher “Batman Forever”dan alacağı dersi almış. “Sinemacı olarak bu filmin ‘Batman Forever’dan daha iyi olduğunu düşünüyorum. O zaman yaptığım şeyin farkında değildim. Hiç bu kadar büyük bir film yapmamıştım. Seyirciyi şimdi olduğu kadar anlamıyordum. Yolumu sezgilerimle buluyordum. Oysa bu filmde kaldığımız yerden devam edebilirim.”

“Batman & Robin” setinde ortam çok daha huzurlu. Schwarzenegger’ın 25 milyon dolar aldığı söylentilerine omuz silkiyor Schumacher. “Ücretlerle ilgili söylenenler doğru değil. ‘Batman & Robin’ hakkında basında çıkanların hemen hiçbiri doğru değil. ‘Batman’de durum şöyle: Bu oyuncular, filmle ilgili ürün satışlarından pay aldıkları için, ki bu onlar için olağanüstü bir miktar, ücretlerini düşürüyorlar. Eğer 25 milyon dolar alan oyuncular olsaydı bu filmi çekemezdik.”

Schumacher, Clooney ile Schwarzenegger arasındaki rekabeti körüklemiş. Rekabet güdülerini keskinleştirmeye çalışmış. Sonuçta iki yıldız da ısrarla dublör kullanmak istememiş. “Arnie tehlikeli sahnelere alışıktır ama George da gerçekten meraklıydı. Bunda maço bir yan olduğunu fark ettim,” diye sırıtıyor Schumacher. “Arnie’nin elbisesi metaldendi ve yaklaşık 20 kg çekiyordu, George’un kostümü ise en az 14 kg ağırlığındaydı ve nefes almayı güçleştiriyordu. İkisi de hiç şikayet etmediler. Hem sette hem de set dışında boğuşmayı seviyorlar.”

“Bence en tehlikeli sahne Batman’in cam tavana çarpıp geçtiği sahneydi” diyor yüksekliği işaret ederek. “Fazla yüksek görünmeyebilir ama keskin köşeli her şey beni korkutur. Herhangi bir kaza olmadığı için şanslıyız. Eninde sonunda bu bir film, o kadarına değmez. ‘Time To Kill’de birini ateşe vermemiz gerekiyordu ve söz konusu kişi dublör koordinatörünün oğluydu. Gözünüzün önünde yanan bir adam görmekten daha korkunç bir şey olabilir mi? İlle de böyle bir şey olacaksa sanırım en iyisi kendi babanız tarafından yakılmaktır.”

Daha küçük bütçeli filmlerde daha dramatik rollere alışık Uma Thurman için farklı bir yol izledi Schumacher. “Fazla ustaca oynadığını söyledim ona. İyi oyuncuların çoğu doğal ve içten olmak için çok uğraşırlar. Kamera önünde bütün yaptıkları sizi gerçek bir tehlikeyle karşı karşıya olduklarına ve gerçek duygular yaşadıklarına inandırmaktır. Yalnız Batman’de oynamak ‘commedia dell’arte’ [standart karakterler içeren geleneksel İtalyan doğaçlama komedisi] oynamak gibidir. Her şey gerçek yaşamdakilerden bir ölçü fazla, abartılı olmalıdır. Yine de öfkeliyseniz yansıttığınız kendi öfkenizdir. Poison Ivy’yle ilgili her şey Uma Thurman’a çok yabancı. Uma yavaş başladı ama içinde bağlantı kuracağı yeri bulana kadar olanları görmek heyecan vericiydi. Birinci gün, üçüncü çekimde rolü sahiplenmişti bile.”

Schumacher’ın tüylerini diken diken etmek istiyorsanız onu içerikten çok biçimle ilgilenmekle suçlayın. Asıl mesleğinin moda tasarımcılığı olduğu ve 60’ların Manhattan’ında bir butik işlettiği hatırlanacak olursa bu pek şaşırtıcı olmaz. 1971’de Hollywood’a geldiğinde 50.000 dolar borcu vardı. Kostüm tasarımcısı olarak çalışmaya başladı. Woody Allen’ın “Sleeper” ve “Interiors” filmlerinden sonra kendi senaryolarını yazmaya başladı. Afro-Amerikan komedi “Car Wash”u yazdığı ve Liza Minelli’nin babası Vincent Minelli’den beri yönetmenliğe kadar giden ilk kostüm tasarımcısı olduğu hatırlatıldığında gülüyor.

“Batman’de kostümler ve makyaj çok önemli çünkü bir pop opera yapıyoruz,” diyor. “Batman bir Broadway müzikaline benziyor. Büyük bir maskeli balo, o nedenle bütün performanslar abartılı olmalı. Film çekmenin ötesinde sorumluluklarım var. Çok büyük bir girişim. Diğer sanayilerde bir sürü insan var. Konfeksiyoncular, video oyunları üretenler, oyuncakçılar ve filmle ilgili ticari ürünlere yatırım yapan büyük bir kalabalık. Ne yaptığımızı önceden onlara bildirmek zorundaydım. Ürünlerinin filmle yakından ilgili olduğundan emin olmalılar. Ayrıca bir şekilde DC resimli romanlarına da sadık kalmalıyım. Bunlar yaptığım işin birer parçası.”


Söyleşinin buraya kadarki bölümünden Schumacher’in, filmin bütün ortaklarının yüzünü güldüren tam bir büyük bütçeli film yönetmeni olduğu çıkıyor. Oysa Schumacher pek öyle düşünmüyor. “Kariyerimi büyük bütçeli aksiyon filmleri üzerine kurmadığım için çok memnunum” diyor. “Bundan sonra küçük bir film yapmak istiyorum. ‘Ne kadar büyükse o kadar iyidir’ tuzağına düşmek öyle kolay ki.”

Ne var ki, bir sonraki film de pek küçük sayılmaz: Başrollerini Sean Connery, Edward Norton ve Gwyneth Paltrow’un paylaştıkları bir Grisham filmi, “Runaway Jury”. Ama bu filmden sonra Ben Elton’ın Hollywood’u hicveden eseri “Popcorn”u çekmeye kararlı. Filmde, Oscar törenini basan, seri cinayetler işleyen televizyon bağımlısını Matthew McConaghey canlandıracak. "Çok düşük bir bütçeyle çekersem filmim kontrolü tamamen bende olur diye düşündüm. İstediğim kadar çılgın istediğim kadar akıl dışı olabilir. Bağımsız bir film yaparsam pazarlamayı vs. düşünmek zorunda kalmam. Çok özgür hissettiğim bir deneyim olur.”

“Yönetmen olarak felsefem şudur: Her zaman benden daha yetenekli kişileri kiralamalıyım. Böyle yapmayan yönetmen arkadaşlarım var. Setteki en önemli kişi olmak istiyorlar. Yaz, ışığı ayarla, çek, herkese ne yapması gerektiğini söyle, kostümleri tasarla… Filmleri pek iyi olmuyor. Bir filme başladığımda, nasıl olmasını istediğime dair bir görüşüm vardır ama bu sadece kişisel, tekil ve bir anlamda dar bir görüştür. Benim işim, hayal gücü geniş, yetenekli insanları bu sürece davet etmek ve katılmalarını sağlamaktır. En beğendiğim oyuncularla çalışmaya uğraşıyorum. Bir oyuncuyu kiralamamın sebebi yeteneğine hayran olmamdır. Kendi görüşlerini ortaya koymalarını isterim ki gerçek bir işbirliği olsun. Ama son söz benimdir ve film için doğru bulmadığım bir şeyi asla perdeye koymam.”

Şimdiden 1999 yılında çekilecek başka bir “Batman” filminden söz edilmeye başlandı. Bu kez çekimler çok iyi gittiğinden Schumacher ve Clooney imzaları attılar bile. Yine de Schumacher tedbirli konuşuyor. “Proje iyice ortaya çıkmadan devam filmlerini hesaba katmamalıyız,” diye uyarıyor. “Bu yaz her şey yolunda giderse son ‘Batman’ filmimi çekeceğim; ‘Runaway Jury’ de son Grisham filmim olacak. Ölmeden önce başka türlü filmler de çekmeliyim. Grisham’ın desteğini aldığım için dünyanın en şanslı insanlarından biri sayılırım. Batman ise hayatımın en büyük gerilimlerinden biriydi. Ama bir kere Everest’e tırmandık ve sağ salim aşağı indik diye bir dahaki sefere de düşmeyeceğiz diye bir şey yok.”

BATMAN

TV dizisi “ER”ın yıldızı George Clooney, çektiği her yeni filmle sinema dünyasındaki yerini sağlamlaştırıyor. Kadınların bayıldığı Clooney, Batman hanedanının üçüncü temsilcisi.

Şimdi George Clooney için hayat Gotham şehri tepelerinde süzülmekten farksız. Oyuncu “The Peacemaker”ı çekmek için Slovak Cumhuriyeti’ne doğru yola çıktı, “The Thin Red Line”da [John Travolta, Sean Penn, Edward Norton, Nick Nolte, Gary Oldman ve Woody Herrelson gibi oyunculardan oluşan bir kadroyla] oynuyor ve gelecek yıl gösterime girmesi dört gözle beklenen Elmore Leonard’ın “Out of Sight” versiyonu için kamera karşısına geçecek. Ancak Michelle Pfeiffer ile birlikte romantik komedi “One Fine Day”de baş rolü paylaşmış olan Clooney, en büyük çıkışını Hollywood’un en büyük kahramanının tekrar beyazperdeye uyarlandığı “Batman & Robin” ile yapacak.
“Sanırım iyi oldu” diyor aktör ilk Kara Şövalye tecrübesi için. “Göreceğiz. Üçüncü Batman olmak ikincisi olmaktan daha kolay.”

Batman onun reddedemediği bir roldü ama Clooney kendini fazla büyütmekten korkuyor. Bütün çevirdiği filmler aslında yeterince zamanını alıyor ama o yine de “ER”daki düzenli rolünü ihmal etmiyor. En azından kontratı bitene kadar. Clooney en azından bu kadarını diziye borçlu olduğu görüşünde. “Dizi olmasaydı yine bir oyunculuk kariyerim olurdu ama şimdiki gibi olmazdı. Geldiğim noktada olmak çok güzel. Kendini bu kadar zorlamak niye? Çünkü demir tavında dövülür. Bu meslekte karşına çok nadir iyi fırsat çıkar. Bu fırsatları değerlendirmek zorundasın. Batman’e başlamadan önce Joel Schumacher ile konuştum. O da, ‘Haftada yedi iş gününden söz ediyoruz. Bunu yapabilecek misin?’ diye sordu. Ben de, ‘Fiziksel olarak mı? Sanırım yapabilirim’ dedim. Ama birkaç hafta sonra o Batman giysisinin, o cehennemin içinde oturuyordum. Berbat bir tecrübeydi. Üzerime yapay kar yağıyordu, suyun içindeydim ve o sandalyede oturup rolüm geldiğinde beni çağırmalarını bekliyordum. Asistanım Amy’e ‘Yapabileceğimi sanmıyorum’ dedim. Ama yapıyorsun. ‘From Dusk Till Dawn’u yaparken her hafta yedi gün çalıştım. Bunu yaparken de haftada yedi gün çalıştım. ‘Peacemaker’ setinde de haftada yedi gün çalışıyorum. Bu üç yıldır bu şekilde devam ediyor. İyi olacağım. 22 yaşındayım ama 40’ımda gösteriyorum. Bunun dışında gayet iyiyim,” diyerek espri yapan Clooney 36 yaşında.

Neyse ki bu kadar çok çalışmayı zevkli hale getirecek etkenler de var. Sözgelimi “One Fine Day”de  Michelle Pfeiffer ile çalışmak gibi… “Bu film beni çok şaşırttı” diye gözlemiyor Clooney. “Senaryo gerçekten harikaydı ama Michelle ile çalıştığım için gözüm korkmuştu. O benim en sevdiğim oyunculardan biridir. Onunla birlikte oynama şansını yakalamış olmak elimi ayağımı birbirine karıştırıyordu. Sakinleşmeye çalışıyordum. O da bunu yapabilmem için bana yardımcı oluyordu. Her şeyi çok kolaylaştırdı.”
Pfeiffer da Clooney’nin iltifatlarının altında kalmıyor; “George tanıdığım en çekici erkeklerden biri.” Aktris böylece Clooney’nin neden çok tutulacak bir aktör olduğunu da çok iyi açıklamış oluyor. Erkekler onu seviyor ama kadınlar ona “bayılıyor”.

MR. FREEZE

Arnie kötü adamı canlandırıyor ama bunun için iyi sebepleri var çünkü hasta karısı Nora’nın hayatını kurtarmak için savaşıyor. Nora, moleküler biyoloji konusunda uzman olan kocası Dr. Victor Fries tarafından tedavi edilebilene kadar dondurulmuş durumda.

Ancak Doktor Fries deneyleri sırasında korkunç bir biçimde yaralanınca hayatta kalabilmek için özel, sıfırın altındaki derecelere dayanabilen, gücünü elmastan alan bir giysiye bürünüyor. Yeni ismiyle Mr Freeze, kendi varlığını sürdürmek ve çok sevdiği karısının hayatını kurtarmak için gerekli olan deneyleri finanse edebilmek amacıyla Gotham City’i ele geçirmek için alçakça bir plan yapıyor. Mr Freeze aslında 60’lı yılların TV dizisinden transfer edilmiş bir karakter. O yıllarda bu rolü dönüşümlü olarak Otto Preminger, George Sanders ve Elli Wallach canlandırmıştı.

“Dizinin oynatıldığı yıllarda Mr Freeze için deli olurdum” diye anlatıyor Schumacher. “İşin en başından beri Arnold benim için tek seçenekti. Harika bir aksiyon oyuncusu olduğu kesin ama müthiş bir espri yeteneği de var. Bu da bu tip filmlerde çok büyük önem taşıyor.”


Schumacher’ın Mr Freeze karakterine duyduğu sempati kısa bir süre sonra Schwarzenegger’a da bulaşmış. “Bu iş için büyük bir heyecan duymaya başladım” diyor oyuncu. “Böylesine bir acı yaşamış, hatta sadece hayal etmiş biri Dr Fries’ın neden çıldırdığını anlayabilir. Mr Freeze bir anlamda bir daha asla acı çekmemek için kalbini donduran herkesi temsil edebilir. Batman nasıl bazı yönleri karanlık bir kahramansa Mr Freze de hala içinde bir yerlerde iyilik kırıntıları barındıran bir kötü adam. Hala kurtuluş umudu var.”

Yürüyen bir müzik kutusu gibi görünmesini sağlayan devasa, ışıklı, elmas güdümlü, ısı kontrollü silahlı Mr Freeze giysisi, bir dizi zanaatkarın acılı çalışmalarının bir ürünüydü.

“Bu buluşta harika bir illüstratör olan Mariano Diaz da dahil birçok insanın parmağı var” diye onaylıyor Barbara Ling. İronik olarak ardındaki bütün görsel bilim-kurgu düşünce tarzına rağmen, giysi çok daha geleneksel yöntemlerle yapıldı. İngiliz zırh ve silah imalatçısı Terry English 20 ayrı parçadan oluşan ve yaklaşık 20 kilogram ağırlığında dört giysi yaratmak için alüminyum kalıpları dövdü. Bu kadar çok ağırlık taşıdığına göre Mr Freeze’in anti-sosyal olmasına şaşırmamak gerek.

ROBIN

Amerika’nın temiz yüzlü efendi çocuğu Chris O’Donnell ikinci kez Batman’in çırağı rolünde.

Chris O’Donnell, çizgi romanları Robin’in maceraları için değil, arka sayfasındakiler için satın alan bir Batman dostuydu. “Bir yığın çizgi romanım vardı” diye hatırlıyor sette, “ama sonunda hep, ufak tefek eşyalarınızı beş on pounda satabileceğiniz ve go-kart ya da başka bir şey kazanabileceğiniz arka sayfalara geçerdim.” Yeni filmde Kara Şövalye’nin sadık dostunu canlandırıyor. “Batman Forever”daki ilk çabalarından sonra rolü tekrar almak için fazla telaş yapmamış ama ajansının duruma aynı derecede sakin yaklaştığından emin değil.

Yeni Batman olarak Clooney’i nasıl bulduğu sorulduğunda, “George çok eğlenceli” diye cevap veriyor. “Bence o, Sandra Bullock’ın erkek versiyonu. Sandra çalıştığım en komik insanlardan biridir ve George’la çalışmak da bir zevkti. Çok ortak noktamız var. Sürekli dalga geçip insanları taklit ediyor.”
Birlikte çalışması zor diye tanımlanan Batman hakkındaki fikrine gelince politik bir cevap veriyor: “Val sette biraz daha ağırdır. Onunla şakalaştığımızı pek hatırlamıyorum. Yalnız Val olağanüstü bir aktör.”

Yeni filmde Robin ile Batgirl arasında dillerin çarpıştığı herhangi bir aksiyon olup olmadığı konusunda ipucu vermeyi reddediyor. “Tanrım! Beni gaza getirmeye çalışıyorsunuz.” Böyle diyor ama başrolü Sandra Bullock’la paylaştığı Dicke Attenborough’nun Ernest Hemingway uyarlaması “In Love And War”daki ateşli sahnelerden söz açın bakın onu susturabiliyor musunuz. Özellikle de seks sahneleriyle ilgili konuşmaya başladığında. “Ah evet, Sandra’yla birlikte soyunmak çok eğlenceliydi! Vücuduna ‘Girmek Yasak’, ‘Uzak dur Chris’ gibi bazı uyarı notları yapıştırmıştı. Kameramanlara gidip ‘Sizin de soyunmanızı istiyorum’ dedi. Hiçbiri soyunmadı tabii ki.”

Kamera önünde soyunmak utandırıcı ve rahatsız edici olabilir ama Batman oyuncularından herhangi birine soyunmayı mı yoksa yeniden bu kostümlere bürünmeyi mi tercih ettiklerini sorarsanız, hepsi soyunuverecektir. “Bu yılki kostümüm eskisinden daha rahatsızdı” diye homurdanıyor O’Donnell. “Bu kez pelerin biraz farklı, beni tamamen kuşatıyor. İçine girdiğimde bir süre kilitlenmiş gibi oluyorum. Ona alıştım ama beni asıl çıldırtan lanet maske çünkü yüzüme yapıştırılıyor. Kalın yapışkan bir şey, terletiyor. Terleyince de yapışkan eriyor. Dokununca düşüyor. Her sabah gelip makyaj sandalyesine çöküyordum ve gözlerim koca koca siyaha boyanıyordu.”

Yine de kostümün verdiği sıkıntı temiz yüzlü çocuğu Batman’den soğutmamış. “Kesinlikle bir Batman filminde daha oynarım” diyor. “Yani bu filmlerde rol almayı seviyorum. Çok iyi yönetiliyorlar ve her şey yolunda gidiyor. ‘Batman & Robin’in çekimlerinde programın bir hafta önünde gidiyorduk. Ayrıca, Batman gibi büyük filmler –her ne kadar ‘In Love And War’ gibi bir filmdeki oyunculuk iddiasını içermese de- küçük filmlerde oynayabilmemi sağlıyor."

POISON IVY

Mr Freeze’in şu hayatta sadece bir dostu var, o da bütün kadınların en öldürücüsü, tek bir öpücüğü ölümcül olan Poison Ivy. Her zamanki gibi o da hayata can sıkıcı, iyi huylu biri olarak başlıyor. Poison Ivy aslında talihsiz şartlar yüzünden öldürücü bir alt benlik geliştiren botanikçi Dr. Pamela Isley. “Birçok yetenekli ve güzel aktristin mükemmel Poison Ivy olduğunu düşündüğü bir dönem oldu” diyor yönetmen. “Ama ben Uma ile çalışmak istedim. Onun güzelliği bana her zaman ilham verdi. Ben de onu başkaları gibi ilk kez Venüs’ü canlandırdığı ‘The Adventures of Baron Munchausen’da gördüm. Kabuk açıldığında ve o Boticelli’nin tablosunun imitasyonunda Venüs olarak ortaya çıktığında ‘Bu muhteşem kız da kim?’ diye düşünmüştüm. Onun kadar güzel olup aynı zamanda hem çok iyi dram hem de çok iyi komedi oyunculuğu yapabilecek bir aktris bulmak çok zordur.”

Thurman da Dr. Isley’in ruhunun nasıl işkence çektiğini tam olarak aktarabilme fırsatını kaçırmadı. “Poison Ivy temelde insanları idare etmeyi çok iyi biliyor, bir hatip ve fahişe. Üstelik ucuz bir fahişe de değil, işini çok iyi bilen bir fahişe.”

Öte yandan karakterin başka önemli bir yönü daha var: İncinebilirlik. Romantiklik derecesinde tehlikeli bir yön bu. “Ivy Mr. Freeze’e tutkun” diyor Thurman. “Güce aşık ve Freeze de yok edici fantezilerine ulaşmak için mükemmel bir müttefik. Mr. Freeze tabii ki ona aldırış bile etmiyor çünkü dondurulmuş karısına ümitsizce aşık. Bu da Poison Ivy’yi çok kızdırıyor. Onun hayranlığını ve saygısını kazanmak istiyor ama yeşil bir dünya yaratmak için onu kullanmaya başlıyor.”

ALICIA SILVERSTONE

Batgirl, Barbara Wilson, orijinal DC çizgi romanlarına ilk kez 35 yıl önce girmişti. 35 yıl sonra bugün nihayet Batman serisindeki yerini alıyor. Modern zamanın izleyicileri onu 60’lardaki ucuz diziden hatırlayacaklar. O dizide Polis Komiseri Gordon’ın kızı Barbara’nın ikinci benliğiydi. Bu filmdeki Batgirl ise kesinlikle 90’ların süper kahramanlarından biri ve yine 90’ların en popüler genç oyuncularından biri tarafından canlandırılıyor.

“Birkaç nedenden Batgirl’ü yeniden şekillendirdik” diyor Goldsman. “Bizim kadar çok ana karakteriniz varsa bu karakterleri bir araya getirebilmek için ilişkiler yaratmanız gerekir. O yüzden Barbara’yı Komiser Gordon’ın kızı olarak bırakmaktansa Alfred’in kuzeni yaptık çünkü bizim hikayemizde Alfred daha merkezi bir karakter.”

“Alicia’yla beş yıldır dostuz” diye açıklıyor Schumacher. “Olağanüstü bir genç kadın, çok zeki, tabii çok güzel ve yetenekli. Özellikle genç seyirciler arasında çok popüler. Onlara en az erkekler kadar zeki, iradeli ve adaletperver bir kadın sunmak hoş olacak. Bunun karışıma özel bir katkısı olacağını düşündüm.”

Silverstone, ilk kez televizyonda izlediği bir rolü oynama şansı bulduğu için çok memnun. Oturmuş bir ekibin arasına katılırken sinemanın nadir kadın süper kahramanlarından biri olarak sorumluluğunun da farkındaydı. “Şimdi kızların da hayran olacakları birinin olması harika. Barbara’nın yetenekleri ve kadın oluşu ekibe farklı bir bakış açısı kazandırıyor.”

“Onu ilk gördüğümüzde okul üniformaları içinde tatlı küçük bir sarışındır” diyor kostüm tasarımcısı Ingrid Ferrin, “ama sonra motosiklet kullanan zeki bir sokak yarışçısı olduğunu keşfettiğimizde başka bir yanının ortaya çıktığını görürüz. Barbara rolündeki Alicia başlangıçta melek gibi bir kızdır ama sonra deri pantolonları ve motosiklet botlarıyla karşımıza çıkar.”

Batgirl’ün kostümü Batman ve Robin’inkiyle uyum içindedir – tabii yüksek topuklu siyah botları dışında. O kadar da olur…

MAĞARA RESİMLERİ

Prodüksiyon tasarımcısı Barbara Ling “Batman Forever”ın ardından “Batman & Robin”e girişmeden önce tam altı ay izin aldı. Bu boşluk uzun zamandan beri ihtiyaç duyduğu dinlenme süresini sağladı. Ling, “Batman & Robin” bittikten sonra a işlere bir süre ara verme niyetinde.

“Bir tatil. Bundan sonra benim için sırada sadece bu var. Uzun bir tatile çıkacağım” derken gülüyor Ling. “Bunlar haftada yedi gün çalışılan filmler. Bir buçuk yıldan sonra bütün yapabildiğin bitki gibi beklemek. Bütün fikirlerin tükenmiş durumda. Bu aşamadan sonra yapabileceğin tek şey kumsalda oturmak.”

Ling, filmin genel görünümünü hazırlamaya başladığında elinde sadece konuyu ana hatlarıyla anlatan ve kötü karakterler Mr. Freeze ile Poison Ivy’i tasvir eden eskizler vardı.

“Bu sefer işe Freeze ve Ivy ile başladım” diyor Ling “Ve yaşadıkları dünyayla. Bunu hallettikten sonra Mr. Freeze neyi donduruyorsa o dondurulan şeyin nasıl görüneceğiyle ilgilendik. Böylece sadece buz kütleleri değil dokusu olan bir şeyler çıktı ortaya. Bunlar da filmde şeffaf sivri uçlu buzlar olarak göründü. Duvarları kaplayacak imgeler yaratırım. Sonra bunları kendim için kabataslak harmanlarım ve bir adım daha atarak onları boyarım.”


Böylece Ling resim tahtasına döner ve Gotham City’i tekrar yaratır. “Dış mekanları çok daha fazla görebiliyoruz. Bu benim sonuncusunda da yapmaya çalıştığım bir şeydi. Harici mekanların minyatürleriyle işe başladık. Minyatürler sayesinde çalışma alanımızı 100 kat büyütebildik. Böylece şehrin üzerinde, Gotham’daki çatıların, köprülerin tepesinde kovalamaca sahneleri çekilebildi. Bu etkiyi yaratabilmek için sayısız minyatür kullanıldı.”

“Batman & Robin” Ling’e başka konular üzerinde çalışma fırsatı da verdi. “Batman’in mağarasını değiştirmek istiyorduk. Şansımıza bir önceki çekimler sırasında havaya uçmuştu. Böylece işe sıfırdan başlama fırsatım oldu. Mağarayı büyüttüm ve daha çok metal yüzeyli bir mimari tercih ettim.”
Ling, genelde yeni ve geliştirilmiş Gotham şehrinin görünümünden memnun.
“Bir çeşit Rus inşaatçıları olduğumuzu söyleyebiliriz. Ancak yaptıklarımızda doğu ve art nouveau etkileri göze çarpıyor. Bunlar da makine çağının güçlü ögeleriyle harmanlanıyor.”


Bu makale SİNEMA dergisinin Eylül 1997 tarihli sayısından alınmıştır.

3 Şubat 2014 Pazartesi

EN İYİ BATMAN THE BRAVE AND THE BOLD BÖLÜMLERİ


PRODÜKSİYON: Warner Bros. Animation

YAPIMCI: James Tucker

UYGULAYICI YAPIMCI: Sam Register

SESLENDİRME KADROSU:

Diedrich Bader –Batman
John DiMaggio – Aquaman/Gorilla Grodd/Faceless Hunter
James Arnold Taylor – Green Arrow/Guy Gardner
Dee Bradley Baker – The Clock King/Etrigan/Misfit
Jeff Bennett – Joker/Captain Marvel
Kevin Michael Richardson – Black Manta/B’wana Beast/Lex Luthor
Will Freidle – Blue Beetle
Tom Kenny – Plastic Man/Baby Face
Grey DeLisle – Black Canary/Fire/Dala

Batman: The Brave and the Bold, 2008 – 2011 yılları arasında Cartoon Network kanalında [ülkemizde Star TV’de] 65 bölüm halinde yayınlanmış, Kara Şövalye’nin DC evrenindeki süper kahraman dostlarıyla yaptığı ‘team-up’lara [Tower of Babel çevirisi: işbirliği, ortak çalışma, güçler birliği…] odaklanan bir animasyon dizisi. Aynı adlı çizgi roman dergisinden ödünç alınan formatı, Bob Kane ve Dick Sprang esintili karakter tasarımları ve hicivli genel tonuyla, Batman’in benim de üyesi olduğum bir kuşağın sokakta görse tanımadan yanından geçeceği, 50’li ve 60’lı yıllardaki versiyonuna  –Gümüş Çağ Batman’e- yer veren seri, günümüz televizyonu için tam bir sınır ihlali. ‘Batman mavi pelerin mi giyermiş?’ ile başlayıp, ‘Müzikal bölüm mü? Glee mi bu?’ya ve  ‘Dinozorlar vs. Mağara Adamı Batman mi?’ye kadar uzanabilecek ön yargılar yumağından ve Batman’in nasıl olması gerektiğini dikte eden kalıplardan sıyrılabilirsek göreceğiz ki; karşımızda Adam Beechen, Paul Dini, Alan Burnett, Gail Simone, J.M. DeMatteis ve Greg Weisman gibi usta yazarların emek verdikleri, dev gibi hikaye potansiyeli taşıyan bir proje var. Bu öyle bir proje ki, küçük bir çocukla birlikte izlerseniz Transformers kadar boş ve gürültülü, çizgi roman müdavimi bir yetişkin ile aynı odada izlerseniz Batman konulu tarih dersi niteliğinde olabilir. Zaten The Brave and the Bold’u can alıcı kılan da bu;   zincirinden boşanmış Kara Şövalye’sinin rehberliğinde, hayal gücünün bizi sürüklediği yere –buna ister geçmiş deyin ister gelecek, ister alternatif evrenler-  gidip, kimseye özür borçlanmadan geri dönmemize izin vermesi.

Bana göre ekranların ağırladığı en iyi Batman animasyonu, hatıralarımda izi olan ve bugün bile hala yakamı bırakmamakta direnen Batman: The Animated Series’dir ve doğrusu, bu net görüşümün yakın gelecekte değişeceğini hiç sanmıyorum. Ne var ki, zamanında zevklerime hitap etmediğini düşünerek, saf dışı etmekte epey aceleci davrandığım Batman: The Brave and the Bold, özellikle Beware The Batman’in tek ayağının çukurda olduğu bugünlerde ikincilik koltuğu için çok güçlü bir aday. Seri başlarda tam da beklediğim gibi [komik ve öğretici kahramanlık hikayeleri] çıksa da, 1. sezonun ortalarına doğru atağa geçti ve bölümler ilerledikçe bana kim bilir kaç kez ‘Bunu da mı yapmışlar?’ dedirtti. Artık ne tek tip okura çalışan modern çizgi romanlarda, ne de izleyicisini küçümsemeyi görev edinen tv/sinema uyarlamalarında görebildiğimiz bu coşkunluk ve rahatlığa ancak ve ancak şapka çıkartılır!

Final bölümü Mitefall! ile son derece çılgın bir kapanış yaptığı günden beri, hakkında iki kelam etmek istediğim bir işti Batman: The Brave and the Bold. Sırf ambalajından ötürü, pek az Batman severin ilgisini çekmeyi başarabilmiş bir seri olduğundan, ne yazacağıma ve daha da vahimi, nasıl yazacağıma karar verme aşaması biraz sıkıntılı geçti. Anlatılamayanı nasıl anlatırsın ki? Ben de bekledim, düşündüm ve keyifli vakit geçirmek isteyenlere, animasyon fanatiklerine ve mavi kaşlı Batman’in adalet savaşını merak etse de, haftalarını çizgi film izleyerek harcamaya niyeti olmayanlara serinin tüm renklerini açığa vuran, en orijinal ve bence en başarılı bölümlerinden bir liste yaptım.

Batman’in yarım asır öncesinde kalmış uçuk kaçık bir suretini, hedef kitle olan, The Dark Knight üçlemesi ve Arkham oyunlarıyla haşır neşir olmuş bugünün çocuklarının karşısına çıkaran bir çizgi diziyi iç açıcı da bulabilirsiniz, gaflet içinde de;  ama bir defa izlemeniz halinde, birbirinden fantastik çizgi roman ‘an’larına bulanmış bu saf eğlenceye kayıtsız kalamayacağınız kesin.

Karanlık Batman’i unutun. Batman: The Brave and the Bold’u izlerken mavi, yeni siyah!