28 Nisan 2014 Pazartesi

Justice League Filmi Geliyooooor!

Justice League - Çizer: Ivan Reis

Marvel Studios’un The Avengers’ın üzerine inşa ettiği Marvel Cinematic Universe’ün etkisi, DC Entertainment/Warner Bros. kanalında tepki doğurdu! WB’nin prodüksiyon başkanı Greg Silverman, Wall Street Journal’a verdiği özel röportajda 2016 yılında gösterime girmesi beklenen Superman vs. Batman filmini takip edecek bir Justice League filminin müjdesini verdi.

Evet, yanlış duymadınız! Bir JUSTICE LEAGUE filmi!

Gösterim tarihi 2018 olarak belirlenen film, Man of Steel ve Superman vs. Batman filmleriyle aynı devamlılığı paylaşacak. Başka bir deyişle, Snyder’ın kurduğu evrenin bir uzantısı olacak. Yine Zack Snyder’ı yönetmen koltuğunda göreceğimiz yapımda, Henry Cavill [Superman], Ben Affleck [Batman], Gal Gadot [Wonder Woman] ve Superman vs. Batman’in kadrosuna birkaç gün önce katılan Ray Fisher [Cyborg]’ın yer alması bekleniyor. Justice League ekibinin çizgi romandaki demirbaşlarından Flash, Green Lantern ve Aquaman içinse henüz doğrulanmış bir bilgi yok.

Bu, DC Comics’in en büyük kahraman grubuyla ilgili bir filmin ilk kez gündeme gelişi değil. Takvimler 2008’i gösterdiği sırada Mad Max ile ünlenen George Miller gerekli hazırlıklara başlamış, fakat tahmin edilenden daha uzun süren yazarlar grevi sebebiyle projeyi bırakmak zorunda kalmıştı. O film çekilseydi, DJ Cotrona’yı Superman, Armie Hammer’ı  Batman rollerinde izleyecektik.

Wall Street Journal muhabiri Ben Fritz’in, Gal Gadot’a emanet edilen Wonder Woman’ı beyazperdede tek başına görüp göremeyeceğimiz sorusuna, WB’nin uluslararası pazarlama işlerinden sorumlu Sue Kroll “Dünya Wonder Woman için hazır,” yanıtını verdi.  Wonder Woman, 2005 yılında Joss Whedon yönetiminde, sinemaya çıkarma yapmanın eşiğine gelmiş, ancak tıpkı Miller'ın Justice League projesi gibi, WB’nin senaryoyu beğenmemesi ve Whedon’ın vizyonunun şirketin istekleriyle uyuşmaması yüzünden rafa kaldırılmıştı.

Röportajda Silverman’in, Man of Steel’in devam filminden bahsederken ‘Superman vs. Batman’ adını kullanması gözden kaçmadı.

22 Nisan 2014 Salı

The Name’s Grayson, Dick Grayson!

Grayson #1 - Kapak Çizeri: Mikel Janin
Robin oldu, Nightwing oldu, geçici bir süre için Batman bile oldu… 1940 yılında yaratılan, çizgi roman tarihinin ilk çocuk sidekick’i Dick Grayson, dünyasını altüst eden dev macera Forever Evil’ın akabinde, yolculuğuna yarasanın gölgesinden, domino maskelerinden ve unvanlarından kurtulmuş bir şekilde devam etmeye hazırlanıyor. 30. sayısıyla yayın hayatı sessizce sona erecek olan Nightwing dergisinin yerine geçecek Grayson’ın ilk sayısı 2 Temmuz’da piyasada!

Image Comics’in Hack/Slash ve Revival gibi başarılı işlerinde imzası bulunan Tim Seeley’nin, eski CIA terörle mücadele ve harekat dairesi çalışanı Tom King’in desteğiyle kaleme aldığı çizgi roman serisinde Grayson’ı, Marvel’daki Hydra’nın [Hail Hydra!] DC evrenindeki muadili diyebileceğimiz Spyral adlı örgüte bağlı gizli bir süperajan olarak göreceğiz.

Manipülasyon, beyin yıkama ve zihin kontrolü alanlarında uluslararası bir marka [!] olan ve tahmin edersiniz ki etik kurallarına pek de kulak asmayan Spyral, ilk olarak Grant Morrison’ın Batman Incorporated dergisinde karşımıza çıkmıştı. Bir dönem, Kara Şövalye’yi hayli meşgul eden Alman casus Dr. Dedalus/Otto Netz tarafından yönetilen Spyral’ın bilinen ajanları arasında El Gaucho, Gümüş Çağ’ın Batwoman’ı Kathy Kane/Kathy Webb ve her ne kadar aklını yitirdikten sonra ihraç edilmiş olsa da Profesör Pyg lakabıyla tanıdığımız Lazlo Valentin de bulunuyor.

Küçük yaşlardan itibaren Bruce Wayne/Batman tarafından eğitilen ve onun doğrularını benimseyen Dick Grayson’ın, karanlık tarafa hiç de uzak durmayan Spyral’daki pozisyonu, eski ortağı ve takım arkadaşları ile arasını açacak mı? King böyle düşünüyor: “Grayson ailesine ve arkadaşlarına acı verecek bir şey yapıyor ancak uğuruna savaştığı davaya da inancı tam. İyilik için bir şeyler yapmanın ve bu yüzden sevdiklerine acı çektirmenin yarattığı gerilim onu çıldırtıyor.”

Grayson’ın, süperkahramanların alışılageldik tayt/pelerin kombinasyonlarının aksine, son derece pratik, minimalist ve normal –çizgi roman standartlarında “normal”den bahsediyoruz elbette- bir üniforma olan kıyafeti tasarlanırken, karakterin 80’li ve 90’lı yıllarda Nightwing'ken taşıdığı mavi-siyah renkler alınmış ve son dokunuş, Robin kostümündeki “R” harfini çağrıştıran bir “G” amblemiyle yapılmış.

Seeley ve King, yardımcı karakterler arasında DC Comics sayfalarından tanıdık yüzlerin de yer alacağını ve Lex Luthor/Joker ayarında bir başdüşmanı [Deathstroke? James Jr.? Blockbuster? Yepyeni biri?] göreceğimizi müjdeliyor.

“DC’nin The Americans’ı” olarak lanse edilen Grayson’ın çizeri ise, Justice League Dark’dan hatırlayacağınız Mikel Janin.

Kişisel fikrim; tıpkı diğer sidekick'ler gibi New 52'da hikaye kalitesi bakımından şansı bir türlü yaver gitmeyen Dick Grayson'a yeni bir başlangıç yapmak için DC'nin geç bile kaldığı yönünde. Deli gibi sevdiğim karakterlerden Nightwing ile vedalaşmayı hiç istemesem de bu yeni girişim için heveslenmemek zor. Gönül isterdi ki, Chuck Dixon ve Scott McDaniel'ın 155 sayı süren vizyonundaki Nightwing geri dönsün, ama kafamda James Bond ile Matt Fraction'ın Casanova'sı arasında bir yerlere oturtmaya çalıştığım Grayson'ın da geleceği oldukça parlak görünüyor. 

20 Nisan 2014 Pazar

Basın Arşivi: Batman Returns – Antrakt Dergisi Ekim 1992


1989 yılında ilk Batman filmi gösterime girdikten sonra, yönetmen Tim Burton, bir devam filmi konusundaki görüşlerini "son derece aptalca bir fikir" diye özetlemekte sakınca görmemişti. Çok fazla sansasyon yaratan filmlerin devamlarının genellikle başarısız olduğu gerçeği göz önüne alındığında pek de haksız sayılmazdı Burton. Dünya çapındaki gişe hasılatı 406 milyon doları, video gelirleri 150 milyon doları ve bat-pijamaları, bat-vitaminleri gibi yan ürünlerinin geliri 750 milyon doları bularak, kendi halinde bir film olmaktan çıkıp başlı başına bir sanayi haline gelen Batman’in ikincisini çekmeye karar veren Warner yetkilileri de, doğrusu en iyimser beklentiyle ilkinin yüzde 75’i kadar bir başarıya razıydılar. Sonunda filmi çekmeye ikna edilen Burton, bir kez daha insanları şaşırtmayı başardı; Batman Returns, halefinin olağanüstü başarısını gölgede bırakacağını, daha ilk hafta gösterimi sırasında Batman’in 42 milyon dolarlık rekorunu 47.7 milyon dolarla kırarak kanıtladı.

“İlk Batman’de insanlar çok heyecanlandılar. İkinci bir Batman filminin ilkinin ağırlığı altında ezileceğini düşündüm. Devam filmleri, genellikle her şeyin biraz daha sulandırılması dışında, orijinal filmlerin kopyası olurlar. Böyle bir şey yapacağımı hissettim ve tümüyle farklı bir Batman filmi yapmaya karar verdim,” diyor Burton.

Warner’ın Tim Burton’ı razı etmesi, her şeyden önce iyi bir senaryonun bulunmasına bağlıydı. Batman’in senaristi Sam Hamm’in yazdığı taslağın yarattığı düş kırıklığından sonra, yapımcıların Burton’ı hoşnut etmek için buldukları, 1990’ların kültü haline gelen kara mizah türündeki Heathers ve aynı derecede çılgın Meet the Applegates’in yazarı Daniel Waters’ın dalga boyu, neyse ki bu zor beğenir yönetmeninkine uydu. Waters’ın toplumsal hiciv tarzındaki senaryosunda Penguen’in belediye başkanlığı kampanyasını destekleyen kötü bir kahraman da yer alıyordu. “Bu dünyanın gerçek kötülerinin ille de kostüm giyen garip yaratıklar olmadığını göstermek istedim,” diyor Waters.  Bu politik dokundurmanın yanı sıra Waters, Kedi Kadın karakterine de psiko-seksüel özelliklerini öne çıkaran daha sağlam bir yorum getirerek, eski sinsi düşmanı 90’ların kararlı feministine dönüştürdü.

Senaryoyu çok beğenen Burton’ın coşkusu bulaşıcıydı. Hemen ardından Michael Keaton, ücretinin ciddi biçimde arttırılması koşuluyla ikinci kez Batman olmak için imzayı bastı ve Danny De Vito, Burton’la bir görüşmeden sonra Penguen’i oynamak üzere ekipte yerini aldı. Burton’ın Kedi Kadın’ı oynatmaya kararlı olduğu Annette Bening ne yazık ki hamileydi. Sonunda rol, elbette, Michelle Pfeiffer’a teklif edildi ve herhalde yapılacak en iyi seçim de buydu; 1988’de kocasından ayrıldıktan sonra Alec Baldwin ve John Malkovich’le rol arkadaşlığını özel hayatına taşıran Pfeiffer’ın küçük kara kitabında bir başka aktör daha vardı: Michael Keaton. “İkisinin arasında kıvılcımlar uçuşuyordu” diyen Batman Returns’ün yapımcılarından Denise Di Novi’nin sözünü Burton kesiyor: “Şimdi bu konulara girmeyelim. Zaten yeteri kadar dertle uğraştık.”

Ekip oluşturulduktan sonra, tüm küçük istekleri karşılandıktan ve Warner’dan özel efektlerle dekorlar için açık çek alındıktan sonra, nihayet Tim Burton ve şen tayfası çekimlere başlamaya hazırdılar.

1991’in başlarından itibaren, Hollywood’un en büyük iki sahnesi, Warner’daki Sahne 16 ve Universal’daki Sahne 12, Warner’a ait sekiz diğer binayla birlikte –ki bunların yüzde 50’si Gotham Ketine ayrılmıştı- Batman Returns’ün anıtsal setlerinin üretimi için hazırlanmaya başladı. Sahne 16, New York’un Rockefeller Merkezinden esinlenilerek dev Gotham Meydanına dönüştürülüp, kar atmosferini yaratmak için beyaz köpük ve polyester parçalarıyla kaplandı. Sahne 12 tonlarca suyla dolu dev bir tank haline getirilip Penguen’in yer altı ini oldu. Daha Burton filmin yapısını düşünmeye başlamadan önce, stüdyo paranın, elbette makul sınırlar içinde olmak kaydıyla, sorun olmadığını belirtmişti. Böylesine dev bir işin getireceklerinin büyüklüğü de hesaba katılırsa bu normaldi elbette. Ama ortada bir sorun da yok değildi: Londra’nın batısında, ilk Batman filmi için inşa edilen ve 1989’dan bu yana el sürülmeden, film yapımcılarının bir devam filmi için kaçınılmaz dönüşünü bekleyen, rahmetli Anton Furst’ün dev setlerinin bulunduğu Pinewood stüdyoları.

İkinci filmin Güney California’da yapılması konusundaki olağanüstü pahalı kararıyla ilgili olarak Tim Burton, “Yardımcı rollerde Amerikalı oyuncuların yer almasını istedim. Batman’de alttan alta bir İngiliz kokusu seziliyordu. Orada olmak hoşuma gitmişti gerçi ama, tümüyle değişik bir kültür olduğu için her şey farklı bir süzgeçten geçiyor gibiydi. İsteseler devam filmi için başka bir yönetmen bulup, aynı setlerle Londra’da çekebilirlerdi. Ama ben böyle bir şey yapamazdım, hevesim kalmazdı. Olaya tümüyle yeni bir film gibi bakmak zorundaydım, aynı şeyi tekrar tekrar yapmanın anlamı yok,” diyor.

Peki acaba, bu kadar dev bir projeye girişirken başka birilerinin kafasında Batman Returns diye bir film olduğu korkusuna kapılmadı mı hiç? “Bunu düşündüğüm anlar oldu” diye yanıtlıyor içtenlikle. “Ama yan yana getirdiğim imgeler öyle bana ait ve özel ki, bunları başka birinin görebilmesine olanak yok diye düşündüm.”

Kuşkusuz, karlı bir kış havasını andırmak ve penguenleri mutlu etmek için buzhane haline getirilen setler, yalnızca De Vito’nun günde iki saat süren makyajı, çatırdayan bir Batmobil, helikopter şemsiyeler, bilgisayarlarla kontrol edilen yarasalar gibi özel efektler, Burton’ı bekleyen lojistik kabusların yalnızca bir bölümüydü. Bir yarasa adama karşı savaşan, bir kuş adam ve bir kedi kadının öyküsünün garip doğası gereği, her tür teknik ve dramatik sorun neredeyse gerçeküstü boyut kazanıyordu. “Kimse bunun duygusal ve psikolojik yönlerini anlayamaz,” diye ısrar ediyor Burton, “O gerilimi, o ıstırabı normal bir perspektife yerleştiremezsiniz, çünkü her şey tümüyle absürd. Birinin burnunun ne kadar uzun olması gerektiği konusu bile neredeyse bir kalp krizi nedeni olabiliyordu. Oyuncular için de zordu çünkü her şey onların oynayışına bağlıydı. Olayın teknik yapısından ötürü, öyle elini kolunu sallayarak sete çıkıp rol yapmaları mümkün değildi.” Genç yönetmen için bir zamanlar aptalca bir fikir olarak değerlendirdiği Batman Returns’ün özeti şöyle: “İki saate sığdırılmış altı aylık bir ıstırap.”

Bu makale, ANTRAKT dergisinin Ekim 1992 tarihli sayısından alınmıştır.

İzle - Darwyn Cooke'dan Batman Beyond Animasyonu!


Warner Bros. Animation, Kara Şövalye'nin 75. yaşını büyük sürprizlerle kutlamaya devam ediyor! Meslek hayatı, Bruce Timm'in 1990'ların başlarında, Batman The Animated Series'de çalışacak çizer arayışı için verdiği ilanı görmesiyle baştan aşağı değişen, bir zamanların storyboard sanatçısı, bugünün çizgi roman süperstarı Darwyn Cooke, Batman Beyond ile huzurlarınızda!

Tıpkı eski günlerdeki gibi Kevin Conroy'un Bruce Wayne'i, Will Friedle'ın Terry McGinnis'i seslendirdiği bu kısa animasyon aklınızı başınızdan alacak! 

İzleyin, sonra bir daha izleyin, sonra bir daha...

19 Nisan 2014 Cumartesi

Basın Arşivi: Michelle Pfeiffer - Antrakt Dergisi Ekim 1992


Bir kedi gibi sessiz ve derinden tırmanışını, bugün zirvedeki yeriyle noktalayan Michelle Pfeiffer, bir sarışın hırs abidesi değil ama hak ettiği yeri korumasını bilen bir kişilik. Sanatçıyı, Fransız Premiere yazarı Jean-Paul Chaillet’nin kalemiyle sunuyoruz.

Çocukluğunda, televizyonun önünde hayalini kurduğu Kedi Kadın olmak için mücadele etti. Kedi duyarlılığını öne çıkartan bir fiziki rol. Parlak siyah kombinezonu içinde, obsidyen doğal camdan dökülmüş heykele benziyor.

Yalnızca ona soracak olsanız, Batman Dönüyor yoldan çıkmaya değerdi. Onu, bedenine yapışık Kedi Kadın kombinezonu içinde kırbacını şaklatırken görmek gerek! Ya da başarısız bir darbeden sonra keyiften miyavlarken… “Kedi Kadın çocukluğumun kahramanlarından biriydi,” diyor Michelle Pfeiffer. “Televizyon dizisinin tutkunlarından biriydim ve onun görünmesini büyük bir sabırsızlıkla beklerdim. Kedi Kadın, kadın tipine ilişkin imgeye özgü tüm klişeleri yıkmamda bana olağanüstü yardımcı oldu. Benim gözümde bu, yasaklarla dolu bir alandı. Kendi cinselliğimin uyandığı yaşlarda, Kedi Kadın gibi bir yaratığı keşfetmek özellikle ilginçti.”

Pfeiffer, böylece kendisinden önce küçük ekranda Kedi Kadın’ı canlandırmış olan Julie Newmar, Lee Mertiwether ve Eartha Kitt’in yerlerini dolduruyor. Başlangıçta bu rol Annette Bening’e önerilmiş; ne var ki o Warren Beatty’den hamile olduğundan, son dakikalarda vazgeçmek zorunda kalmış. Michelle Pfeiffer, bu giysiyi giymek ve Bening’e başlangıçta önerilen ücretin iki katının fazlasını, yani üç milyon doları cebine indirmek için naz etmemiş.

“Kedi Kadın olmam için benimle irtibat kurulduğunda, onun karmaşıklığından ve ikili karakterinden kaygı duymaktan uzaktım,” diyor Pfeiffer. “O, tümüyle kendine egemen bir kadın; ama aynı zamanda doyumsuz ve saldırgan. Bunlar pek kadınsı değildir, oysaki birçok kadın bunları hisseder.” Kedi Kadın gibi erkek cinsini hadım etme arzusu var mı? “Kedi Kadın’ın doyumsuzluğu özel olarak erkek cinsine yönelik değil” diye düzeltiyor. “Ama aynı zamanda kadınlara ve genel olarak adaletsizliğe yönelik.”

Michelle Pfeiffer Batman Dönüyor’un uzun çekimi boyunca kendini bir miktar kaybettiğini itiraf ediyorsa, aslında bu, Tim Burton’ın görüntücü yanından aklının karışmış olmasından kaynaklanıyor. “Bu, filmi yapmaya karar vermemdeki en önemli nedendi” diyor, “Başlangıçta onun yalnızca filmin görüntüsel yanıyla ilgili olmasından korkuya kapıldım, ancak sürekli oyuncuların sözlerine kulak kabarttığını tespit edince şaşırdım. Kötüleri, Kedi Kadın ve Penguen’i kavrayışını ilginç buldum; bu tipler hem çok kötü, hem de çok hassas bir takım varlıklar olarak gösteriliyordu.”

Meslek yaşamında Michelle Pfeiffer ilk kez bu kadar fiziki bir rol üstleniyordu. Pek konuşkan olmayan star, bu yeni meydan okuyuştan açıkça keyif almış. “Tehlikeli sıçrayışlar ve duvarlara tırmanma dışında kavgalarımın çoğunu kendim gerçekleştirdim” diye açıklıyor. “Kadınlar arası Tayland boksu şampiyonu Kathy Long öğretmenim oldu ve kırbaç kullanmayı bir antrenörle öğrendim.” Geçtiğimiz yılın eylül ayından bu yılın şubat ayına kadar beş ay süren ve 50 milyon doları aşkın bir paraya malolan bu süper yapımın çekimi son derece etkileyiciydi çünkü filmin, Noel döneminde, gece geçtiği varsayılmıştı. Tim Burton, platolardaki ısıyı hemen hemen kutup soğuğu derecesine düşürmüştü; böylece oyuncuların ağızlarından çıkan buharın daha iyi ayırt edilmesini hedefliyordu. “Donuyordum” diyor Pfeiffer, “Aynı zamanda bol miktarda terliyordum çünkü giysim bedenime tamamen yapışıktı.” Yeniden oynamayı isteyeceği bir rol müydü bu? “Kedi Kadın’ın temposunu ve doğrusu keyfini ancak çekimin sonunda yakalamaya başlamıştım. Olanaklı olsa, rolü daha da ötelere götürmek isterim. Bütün bunlar Tim Burton’a bağlı. Onunla yeniden bir film yapmaya hazırım.”

Michelle Pfeiffer’ı güzel yapan ne? Her şeyden önce, ekrandan yansıyan hassaslığı ve seyircide hemen bir esirgeme duygusu yaratma konusundaki eşsiz yeteneği. Ve elbette ince ve etkileyici yüzü, bir parça mahzun bakışı, ideal hatlara sahip dudakları ve gerek gündelik yaşamda gerekse ekranda ölçülü gülümsemesi. Onunla çalışmış yönetmenlerin hepsi aşırı mükemmeliyetçiliğini hep bir ağzından dile getiriyor. Ne var ki Hollywood’un onun yeteneğinin çapını gerçekten kavrayabilmesi için yaklaşık on yıl gerekti. Otuz dört yaşındaki bu kadında gizli bir takım yaralar var, kafası geleceğiyle ilgili bir sürü sorunla dolu, okuldan çok plajda vakit geçirdiği genç kızlık döneminin hiç çözümlenmemiş kararsızlıklarının oluşturduğu bir takım çizgiler var. Peri kızı, sihirli değneğini ona on dokuz yaşında bir süpermarkette kasiyer olarak çalışırken dokundurmuş. Lise öğrenimini bıraktıktan sonra, önce bir gözlükçüde, ardından bir çocuk bakım evinde çalışmış, bir mağazada jean satmış ve bu arada zaman zaman bir daktilo kursuna gitmiş. Oyuncu olmaya karar vererek bir güzellik yarışmasına katılmış ve Miss Orange County sanını kazanmış. Bir menajer onu fark etmiş ve yıldız adaylarının geleneksel yoluyla onu kendine bağlamış.

Ekrandaki ilk sözleri, bir televizyon dizisi olan Fantasy Island’da “Naomi Nerede?” olmuş. 1979’da Delta House’da kafasız bir iç gıcıklayıcı kadını oynamak için sutyenini dolgu maddeleriyle doldurmuş. The Hollywood Knights’da hamburger servisi yapmış ve Charlie Chan and the Curse of the Dragon Queen’de ürkek bakire olarak görünmüş! Onu gerçekten ortaya çıkaran Grease 2 olmuş, tam on yıl önce. İzleyen yıl, Brian De Palma’nın Scarface’inde, Al Pacino’nun karşısında kokain çeken buz gibi sarışın kadın rolünde mükemmeldi. Hala sınırları belirli bir oyuncu olarak Hollywood onu belli bir kategoriye koyuyor ve aynı rolün benzerleri dışında bir şey önermiyor. Hepsini reddediyor Pfeiffer ve büyük bir sabırla bekliyor. 1985’te John Landis’in Into the Night’ında, ardından Richard Donner imzalı bir ortaçağ filmi olan Ladyhawke Gecenin Kadını’nda görülüyor.

Bu dönem Michelle Pfeiffer vejetarizm ve metafiziğe yönelik bir kültün etkisi altında bulunuyor. “Söz konusu olanın ne olduğunu hiç anlamadım. Açık ki o zamanlar kontrol altında tutulmam gerekiyordu ve olabildiğince demir bir yumruk tarafından.” O sıralar evli olduğu televizyon artisti Peter Horton, onun kendisini geri çekmesine yardımcı oluyor. O sıralar yirmi iki yaşında. “Zayıf kadının erkek tarafından kurtarılması gerektiğine inanmam ama benim durumumda bu gerçekti” vurgusunu yapıyor. Aynı zamanda yanık tenli ve anlamsız güzel sarışın rollerine kendini kaptırmama direncini de gösteriyor. Varlığını nasıl koruyabilmiş? “Bunu bilmiyorum” diyor, birden gerginleşiyor: “Yanıtım yok!”

“Kimi seçimler içgüdüsel ve tümüyle duygusal olarak yapılıyor. Bir senaryo okuyorum ve niçin olduğunu bilmeden heyecana kapılıyorum. Buna karşılık, başka senaryolarda, kimi zaman haftalarca, hatta aylarca karar veremiyorum.”

Hangi filmleri kabul etmekten pişman olduğunu söylemeyi reddediyor, ama yine de biliniyor ki partneri Mel Gibson da olsa, Tequila Sunrise’da görünmüş olmaktan hiçbir zaman hoşlaşmıyor. “Pek hoşnut olmadığım ekranda da görülüyor, değil mi?”

Bu nedenle rollerini büyük bir titizlikle seçerek ve tekniğini yönetmenlerin arzusuna göre biçimlendirerek kendi kendini eğitmiş. Aynı zamanda dramatik sanatlar kursları izlemenin de gerekliliğine inanıyor. “Çekimlerdeki gerginlik nedeniyle çalışırken öğrenmek zor. Kötü alışkanlıklar gelişiyor çünkü konfor sizi çabucak içine çekiyor. Bir oyuncu, sanatını kafasını kırmaktan korkmaksızın ortaya koymasına izin veren bir sığınak bulabilmek durumundadır.” Üç yıl önce, Shakespeare’in Kralların Gecesi’nde oynamak üzere sahneye çıkmakta tereddüt etmemiş. “Bunu nasıl başardığıma hep şaşırdım. Her gece tam anlamıyla bir dehşetti.”

Broadway’de bir tiyatronun sorumlusu olan New Yorklu oyuncu Fisher Stevens ile orada tanışmış ve Amerikanötesi bir ilişkisi olmuş.Beş yıldır, son filmlerinin tümü için olumlu eleştiriler almış. Eastwick Cadıları, Tehlikeli İlişkiler, Rus Evi, Frankie ve Johnny... Bir bar şarkıcısını canlandırdığı Fabulous Baker Boys’tan sonra, hayranları ondan albüm doldurmasını istemişler. Michelle Pfeiffer film çekmeyi bırakmıyor ama bununla birlikte şunu söylemekten de geri kalmıyor: “Pisboğazlıktan değil, bir şey gerçekten hoşuma gidince ona karşı koymam çok zor oluyor. O kadar yıl çalışmadan geçti! Bugün karşıma çıkan fırsatlardan azami ölçüde yararlanmak istiyorum.” Nitekim Kedi Kadın kostümünü çıkartır çıkartmaz, Martin Scorsese’nin Edith Wharton’un bir eserinden hareketle çektiği son filmi Masumiyet Çağı’ndaki rolünün kostümlerini üzerine giyiyor.

Pfeiffer kendi projelerini geliştirmek için kısa süre önce kendi şirketini kurmuş. “Ne pahasına olursa olsun üretmek ihtiyacıyla yanıp tutuşmuyorum. Ne var ki ilginç roller konusunda kesin bir eksiklik olduğunu görüyorum. Daha çok sayıda kadın senarist gerekiyor ve kadın oyuncular daha iyi seçim yapmak zorundalar. Film iyiyse, başrol ister erkek isterse kadın tarafından oynanmış olsun, seyirciler filmi tutacaktır.”

Pfeiffer, bir erkek oyuncunun meslek yaşamının bir kadın oyuncudan daha uzun olduğunu gayet iyi biliyor. “Şikayet etmiyorum, ancak bunlar istatistiklerce doğrulanmış olgular. Oysaki, kendi kendime, tam da seçme hakkım olduğu bu uğrakta çalışmam gerekir diyorum. Bir gün, çocuk sahibi olmak ve yaşamaya zaman ayırmak isteyeceğim.“ Bütün ününe rağmen, Michelle Pfeiffer şu korkunun içini kemirdiğini itiraf ediyor: “Ya insanlar benim bu kadar dikkate değer olmadığımın, hiçbir yeteneğimin bulunmadığının ve gerçekten çirkin olduğumun farkında varırlarsa?” Çirkin mi dediniz? Gülüyor –nihayet!- ve sözlerini şöyle noktalıyor: “Bu karabasanla yaşamaya alıştım ve burada söz konusu olanın alışılageldik nevrozlarımdan başka bir şey olmadığını anladım.”


Bu röportaj, ANTRAKT dergisinin Ekim 1992 sayısından alınmıştır.

18 Nisan 2014 Cuma

Basın Arşivi: Michael Keaton - Antrakt Dergisi Ekim 1992


İkinci kez, Gotham City cehenneminde mücadele eden adalet dağıtıcısı, cübbesini sırtına geçiriyor. Bir oyuncunun, derisine yapışacak giysiye meydan okuyuşu… Ne var ki, onun yeğlediği daha çok dramatik roller. Michael Keaton’ın dünyasını, Fransız Premiere yazarı Jean-Paul Chaillet’nin söyleşisiyle aktarıyoruz.

Yarasa her yerde: Dergilerin kapağında, tişörtlerin, bluzların, kasetlerin, posterlerin ve hatta kahve fincanlarının üzerinde. Amerikan Batman Dönüyor filminin dünya sinemalarında piyasaya çıkışı, delicesine bir reklam kampanyasıyla birlikte gerçekleşti.

Maskeli intikamcının maskesinin ve cübbesinin altında, Michael Keaton’ı buluyoruz. Siyah giysisini ve sivri kulaklı başlıklı cübbesini çıkarttığında, etiyle kanıyla oyuncu pek tatlı! Dışa dönük kirpiklerinin şapka gibi üzerine oturduğu, özel bir biçimde kırpıştırarak büzdüğü mavi miyop gözler... Birincisinden üç yıl sonra yeni Batman nasıl? “Asıl olan Batman ve Gotham City dünyasında kalmakla birlikte ilk filmin bir tekrarını yapmamaktı,” diye açıklıyor Michael Keaton süslü cümlelere başvurmadan ve ekliyor, “sözleşmede beni devamını çekmek zorunda bırakacak herhangi bir hüküm yoktu. Ne var ki Tim Burton ile birlikte, Michelle Pfeiffer ve Danny De Vito tarafından ete kemiğe büründürülecek iki yaramazla olunca, bana rolümü yeniden oynamak için yeterli güvencelere sahipmişim gibi geldi.” Ne ala!

Christopher Reeve’in, Superman ile özdeşleştirilmesi gibi, kendisinin de bundan böyle maskeli adalet dağıtıcısıyla özdeşleştirilmesinden korkmuyor muydu? Keaton iç çekiyor. Bir parça rahatsız olmuş bir havada, “İçgüdülerime uymuş olmaktan ve birçok başka oyuncunun karşılayamayacağı bu meydan okumayı kabul etmiş olmaktan pişmanlık duymuyorum,” diye yanıtlıyor. Tuhaf bir yarasayı oynamak için aldığı ücretin, filmin hasılatından elde edilecek yüzeler hariç sekiz ile on milyon dolar arasında olduğu tahmin edilen bir oyuncunun şikayet etmesi de zor olsa gerek.

Batman Dönüyor'da dikkat çeken ilk şey, gece adalet dağıtıcısının bedenini saran giysiye yeni bakış oluyor. Rahat? “Pek değil, çünkü bende klostrofobi var. Birkaç parçası metalden, gerisi neopren, lateks ve kauçuk karışımı olan Batman giysisinin içinde, sürgülenmiş, yapıştırılmış, kolan vurulmuş ve bağlanmış durumdayım. Kilo verdiğim takdirde, bu giysinin içinde dönüyorum. Birkaç kilo aldığımda ise, giysi aşırı dar duruma geliyor ve tüm hareketler iki kat fazla çabayı gerektiriyor. Dahası, çok terlerim ve dilediğim kadar su içemiyordum, çünkü giysinin ön fermuarı yoktu. Yalnızca bir cep portatif tuvalet hizmet ediyordu, ne var ki onun da hacmi son derece küçüktü. Bu kez bu giysiyi giyince, canlı bir prezervatif reklamı haline gelmişim izlenimine sahip oluyordum! Sonra da dış dünyadan yalıtlanmış olduğumu hissediyordum, bu da kişiliğime tam olarak uyuyordu.”

Kırk yaşında, Michael Keaton. Açılmış bir alna, hafiften sivri ve kıvrık bir çeneye, sanki bir yaban arısı tarafından sokulmuş dudaklara sahip. Pittsbourgh’da Michael Douglas adıyla doğmuş, yetmişli yıllarda Los Angeles’da ilk komedyenlik denemelerinden sonra oyuncu olmaya karar verince adını değiştirmek zorunda kalmış. 1982’de, Ron Howard ona ilk şansı High Shift’te verdi; Keaton bu filmindeki oyunuyla sansasyon yarattı. Onun konumunu pekiştiren sempatik bir komedi olan Mr. Mom’dan sonra, bir dizi ortalama filmde oynamanın yolunu buldu. Woody Allen, Kahire’nin Mor Gülü için kendisiyle anlaştıysa da, daha sonra onun yerine Jeff Daniels’ı oynattı. Bu durum onda ciddi bir sarsıntıya yol açtı. “Birkaç haftalık çekimden sonra,” diye anımsıyor Keaton, “bu rolde iyi olamayacağımın farkına vardım. Ve, göründüğü kadarıyla, Woody Allen da aynı izlenimdeymiş. Bu duruma onun canı benden fazla sıkıldı.”

1988’de onu yeniden ayağa kaldıran Tim Burton oldu; Steve Martin ve Sammy Davis Jr.’ın reddetmiş olduğu, delice bir kişiliği, Beetlejuice rolünü ona verdi! “Michael gibi oyunculuk geçmişi olanlar, çoğu kez, başlangıçta pek belli olmayan alttan-alta patlayıcı bir yana sahiptirler,” diyor Tim Burton. “En iyi iş birliğimi Tim ile yaptığımı sanıyorum,” diye vurguluyor Michael Keaton. “Onunla, tıpkı Sydney Pollack-Robert Redford gibi bir yönetmen-oyuncu çifti oluşturuyoruz, ama biraz daha çılgıncası!”

Geçtiğimiz yıl, Pasifik Tepeleri filminde Melanie Griffith’i ürküten psikopat rolünü kabul ederek hayranlarını şaşırttı aktör. “Bu denli şeytani bir kişiliği hiç oynamamıştım ve hangi oyuncu olursa olsun size bunun büyük büyük bir keyif olduğunu söyleyecektir,” diyor Keaton. "Bu, aynı zamanda rahat bir biçimde giriştiğim ilk film oldu. Yeteneklerini bir kamera önünde içselleştirebilen oyunculara hayranlık duyarım. Bana göre, en mükemmel örnek Talihin Dönüşü’nde Jeremy Irons’tır. Böyle bir şeye özlem duyuyorum. Ancak her şey öncelikle seçim düzeyinde olup bitiyor. Batman Dönüyor’dan sonra kendimi bir kez daha sevdiğim ancak beni şaşkına çeviren bir konumda buldum. Şöyle ki; bundan sonra ne yapacağım?”

Michael Keaton, “Her zaman dramatik rollerde oynama arzum oldu,” diye sürdürüyor konuşmasını. “Büyük bir oyuncu olma yeteneğine sahip olduğuma inanıyorum. Aslında, kendimi şanslı buluyorum. Beni star durumuna getiren meslek yaşantıma hayranım. Ancak, bununla birlikte kendimi bir Tom Cruise, bir Kevin Costner ya da bir Arnold Schwarzenegger düzeyinde bir star olarak hissetmiyorum.”

Kendini, az ya da çok yakın bir gelecekte üçüncü kez Batman giysilerinin içinde görüyor mu? “Bana bu soruyu bir yıl sonra sorunuz!” diye sözlerini noktalıyor Keaton, tek bir başka söz etmeksizin…


Bu röportaj ANTRAKT dergisinin Ekim 1992 tarihli sayısından alınmıştır.

16 Nisan 2014 Çarşamba

Damian: Yarasanın Oğlu


Dick Grayson: Suçlular batıl inançlı ve korkaktır.
Damian Wayne: Bu hayatımda duyduğum en aptalca şey!

Batman’e bir oğul verme fikrinin kökleri, Mike W. Barr ve Jerry Bingham’ın 1987 tarihli grafik romanı Son of Batman’e uzanıyor. Yayınlandığı günlerde tepkiyle karşılanacağı bariz olduğundan, raflardaki yerini alır almaz devamlılık dışı sayılan, kısa zaman sonra da Zero Hour ile silinen bu hikayede, Gotham’ın önde gelen bilim adamlarından Harris Blaine’in cinayetini çözmeye çalışan Batman’in yolu, rastlantı bu ya, kendisi gibi Quain adlı bir suikastçının peşinde olan League of Assassins’in lideri, eko-terörist Ra’s Al Ghul ile kesişir. Quain, Ra’s Al Ghul’un karısı ve Talia’nin annesi Melisande’nin katilidir ve her nasıl yaptıysa bunca zaman League of Assassins'den kaçmayı başarabilmiştir. Kara Şövalye, yöntemlerini hiçbir zaman onaylamadığı ve onaylamayacağı Ra’s Al Ghul ile ortak amaçları doğrultusunda beraber çalışmaya ikna olur ve ezeli düşmanlar arasında ateşkes ilan edilir. Böylelikle Ra’s’in, yılları değer verdiği iki adam arasında seçim yapmaya çalışmakla geçmiş olan kızı Talia ile Batman arasında tehlikeli bir yakınlaşma başlar.

Dışarıdan gelebilecek her hamleyi önceden kestirebilen, bütün olasılıkları hesaplayan ve bu sayede rakiplerinin her zaman önüne geçmeyi başaran Kara Şövalye, bir geceliğine gardını düşürür, kalbinin hükmüne boyun eğer ve Talia ile birlikte olur.

Bu hatasının öngöremediği bir sonucu olur: Talia hamiledir.

Her ne kadar inanması zor olsa da, baba olma düşüncesi Batman’i çok mutlu etmiştir. Tabii bünye mutluluğa alışık olmayınca bir yerlerden falso veriyor olmalı, çünkü bu gelişme kısa süre içinde pelerinli süvarimizin tavırlarının tamamen değişmesine yol açar. Aşırı korumacı, hatta paranoyak bir kişiliğe bürünen Batman, bebeğini taşıyan Talia’yı Quain’in adamlarından kurtarmaya çalışırken, ilk defa ‘tek kuralını’ yıkmanın eşiğine gelir. Bir can almaya, hiç olmadığı kadar yakındır artık…

Talia, ‘beloved’ının [Talia'nın Batman'e bu şekilde seslendiğini söylememize gerek var mı?] hep olmaktan korktuğu kişiye hızla dönüşmekte olduğunu fark edince,  büyük bir fedakarlık örneği sergileyerek, bir parça pembe dizi-vari bir hassasiyetle, ona düşük yaptığı yalanını söyler.


Kalbi kırık Talia, Batman’in hayatından çıkar ve Ibn al Xu’ffasch [Arapça: yarasanın oğlu] adını verdiği biricik oğlunu doğumdan hemen sonra yetimhaneye bırakır. Son of Batman serüveni, bu bebeğin mutlu bir çift tarafından evlat edinilmesiyle noktalanır. Ancak bu, elbette Batman’in oğlunu son görüşümüz olmayacaktır.

Ibn al Xu’ffasch, alternatif bir gerçeklikte [Elseworlds nedir?] geçen, Mark Waid ve Alex Ross başyapıtı Kingdom Come’da bir yetişkin olarak karşımıza çıkar.


Bir başka Elseworlds macerası, The Brotherhood of the Bat [1995]’te o bebek büyümüş, Tallant adını almıştır. The Brotherhood of the Bat, Ra’s Al Ghul’un Batman’i yendiği ve bir virüsle yeryüzünün büyük bir bölümünü ‘temizlediği’ bir distopyada, babasının kim olduğunu öğrenen Tallant’ın yarasa adam kostümü giyerek, büyük babasının kurduğu çarpık dünya düzenine karşı verdiği savaşı konu eder.

Batman’in oğlu, uzuuuuuun yıllar çizgi roman arafındaki kayıp ruhlardan biri olur. Ta ki İskoç yazar Grant Morrison, 2006 yılında Batman dergisinin başına geçene kadar… Morrison’ın yazarlık koltuğuna oturur oturmaz yaptığı ilk icraat, Batman’in oğlunu geri getirmek oldu, demek yanlış bir tespit olmaz. Barr ve Bingham’ın Son of Batman’ini okumadığını bugünlerde bıyık altı bir gülüşle itiraf eden Morrison, Batman’in Talia ile ‘dans ettiği’ geceyi, ürpertici detaylar ekleyerek yeniden anlatma yoluna gitmiştir. Morrison’ın kaleminden çıkan Batman and Son’a göre, gelecekte League of Assassins’in başına geçebilecek yeterlilikte –biz ona kusursuz diyelim, ayağımız alışsın- bir varis arayan Talia, kahramanımızı oyuna getirmiş, yatak odasında ona içinden hiç de tekin gözükmeyen kabarcıkların yükseldiği, şüpheli bir içecek servis etmiştir. Evet, tıpkı şu an ismini vermek istemediğim ama hepinizin kim olduğunu çok iyi bildiğinden emin olduğum 80’ler Yeşilçam yıldızı gibi!


“Yeni bir çocuğun gelip, Robin’in yerini aldığı ve Robin’i bir köşede ağlarken gördüğümüz ‘Bat-Boy’ hikayelerini her zaman sevmişimdir. Ben de Robin’in varlığının sahici bir tehditle karşıya kaldığı bir hikaye yazmak istedim. Planım, daha önce çeşitli versiyonlarını gördüğümüz Batman’in oğlu konseptini alarak, sıfırdan, gerçek bir tane yaratmaktı.”  [Grant Morrison, Topless Robot, 2010]

NOT: Robin'in yerine bir başkasının geçtiği hikayelere örnek olarak, Wingman karakterinin tanıtıldığı, 1951 basımı Batman #65'te yer alan Partner For Batman'i gösterebiliriz. 

Damian adı Yunancada ‘ehlileştirmek’ anlamına gelen Damianos’a dayanıyor. Batman’in, League of Assassins tarafından eğitilmiş katil bir çocuğu dizginlemeye çalışacak olması karaktere bu ismin verilmesinin tek geçerli sebebi gibi görünebilir ancak The Omen filmindeki şeytanın tohumu çocuğun adının Damien olduğunu hatırlamakta da yarar var. Ra’s Al Ghul’un ‘şeytan’, Talia Al Ghul’un ‘şeytanın kızı’ olarak anıldığı DC evreninde, bu karakterlerin soyundan gelen bir çocuğun da bir tür Anti-Christ modeli olması kimseyi şaşırtmaz. [Herhangi bir bağlantısı yok ama efsanevi raggae sanatçısı Bob Marley’nin oğlu da Batman’in oğluyla aynı ismi paylaşıyor. Morrison'ın raggae'ye özel bir merakı varsa, orasını ben bilmem]

“Başlangıçta isteğimiz Damian’ın kötü bir çocuk olarak başlayacağı ve iyi bir çocuk olmayı öğrendiğinde trajik bir şekilde öldürüleceği dört bölümlük dokunaklı bir hikaye yapmaktı.”  [Grant Morrison, Topless Robot, 2010]

Pelerinli süvari ve Talia Al Ghul’un oğlu Damian, laboratuvar ortamında bir tüpün içinde gelişim sürecini tamamlar ve dünyaya gözlerini açar. Monitörden izlediği kalabalığın arasında Bruce Wayne’in babası olduğunu kimsenin yardımı olmadan çözebilecek kadar keskin bir zekaya, kendisinden yaşça büyük Tim Drake / Robin’i Bat-Mağara’da mağlup edebilecek kadar üstün bir dövüş kabiliyetine sahip bu küçük adam, Batman’in hayatına adım attıktan sonra hiçbir şey eskisi gibi olmayacaktır, çünkü Damian, The Omen’daki Damien gibi kıyamet alametlerini beraberinde sürüklemiştir. Kara şövalyenin Dr. Simon Hurt tarafından ‘lanetlendiği’ Batman RIP ve Darkseid’ın gazabına uğrayarak öldüğü [en azından Tim Drake’i saymazsak herkes öldüğünü düşünüyordu!] Final Crisis, Gotham’da yeni bir sayfa açar: Batman maskesi ve pelerini ilk Robin olarak bildiğimiz Dick Grayson’ın, Robin’in sarı-kırmızı-yeşil üniforması ise Damian Wayne’in olmuştur. Yeni ‘dinamik ikili’ Professor Pyg, Flamingo, Red Hood ve Joker gibi birçok tehlikeli düşmanı ağır yenilgilere uğratır. [Küçük bir not: Jason Todd’ın tadına baktığı levye Damian’ın eline geçtiğinde, sonuç Joker için pek de yüz güldürücü olmamıştır.  Batman and Robin #14]


İyimser, umut dolu ve maceraperest Dick’in Batman’i ile şımarık, dürtüsel, otoriteye saygı duymayan ve her daim kızgın Damian’ın Robin’inden, tuhaf bir şekilde parmak ısırttıracak kadar mükemmel bir takım olur. Duy da inanma!

“Dick ve Damian’ın arasında gerçek bir sürtüşme var. Damian, Dick Grayson’a hiç de saygı duymuyor, ve Dick neredeyse mükemmel bir süper kahraman. Küçük yaşlardan beri Batman’in ortağı oldu, Teen Titans’a liderlik etti, DC evrenindeki hemen herkesten eğitim aldı. Yani o çok farklı bir Batman. Anlaşması çok daha kolay, daha serbest ve daha rahat… Öte yandan Damian uğraşması oldukça zor bir çocuk. Bu iki karakteri yazmak öyle eğlenceli ki! Her taraftan kıvılcımlar çıkıyor!”  [Grant Morrison]

Dışarıdan ne kadar taş kalpli gibi görünürse görünsün, neticede bir çocuktur Damian; Killer Croc ve Poison Ivy ile karşılaştığında çaktırmamaya çalışır ama korkar, Blackest Night sırasında büyük annesi ve büyük babasının kemiklerini gördüğünde derinden sarsılır, Bat-Mağara'yı küçük çaplı bir çiftliğe çevirir, ölen babasını özlediğinde, kendine uyguladığı estetik operasyonla Bruce Wayne’e ikizi kadar benzemeyi başaran Tommy Elliot nam-ı diğer Hush’ın Wayne Tower’daki hücresini ziyaret edip, onunla sohbet ederek teselli bulur. Batman and Son macerasında, yüzünü gösterdiği ilk panelden itibaren en nefret edilen çizgi roman kahramanları listesinde zirveye oynayan bu karakter, zamanla artan bu tarz küçük dokunuşlarla rakipsiz bir hayran favorisi haline gelir. Grant Morrison ise, öldürme niyetiyle yarattığı yeni Robin’in son kullanma tarihini ileriye çekmek için yeni yollar aramaya başlar; test tüplerinde uyuyan yüzlerce Damian klonu gibi!


Damian şimdi nerede, ne yapıyor? Çizgi romanlara hücum etmek isteyen arkadaşların tadını kaçırmamak adına bilinçli olarak susmayı tercih ediyorum. Tek söyleyebileceğim; karanlıklar prensinin, şeytanın kızı ile ölüm tangosu yapmasının bedelini Damian’ın ödediği…

Peki, Damian Wayne/Robin ile ilgili hangi maceralar okunabilir?

Batman: Son of the Demon - Ibn al Xu’ffasch’ın ortaya çıkışı.

Batman and Son [Batman #655 – 658] – Grant Morrison ve Andy Kubert imzalı bu macera, Damian’ın Post-Crisis DC evrenindeki ilk görünüşü ve aynı zamanda Son of Batman animasyon filminin esin kaynağı.

Batman and Robin Vol 1. #1-16 – Dick/Damian ortaklığının tüm ihtişamıyla parladığı sayılar! Grant Morrison’ın Batman run’ının belki de en unutulmaz bölümü! Maceranın tamamını Batman Reborn, Batman vs. Robin ve Batman and Robin Must Die ciltlerinde bulabilirsiniz.

Born To Kill [Batman and Robin Vol 2. #1-8] – New 52’nun Bruce/Damian’lı Batman and Robin serisinin başlangıcı. Ayrıntılı incelemesi için sizi şöyle alalım

Batman Incorporated Vol. 2 – Son derece ciddiyim; yazın tarihinin en büyük boşanma destanıyla karşı karşıyasınız. Batman'in Leviathan ile savaştığı, kanın yağmur gibi yağdığı, Talia Al Ghul’un bölüm sonu canavarı elbisesini giydiği ve Damian’ın The Heretic’in kılıcıyla tanıştığı trajik bir kaybediş öyküsü. Kalbi olana önerilmez!

11 Nisan 2014 Cuma

Batman: Strange Days

Batman: The Animated Series'in yapımcılarından Bruce Timm'in, Kara Şövalye'nin 75. yılı için hazırladığı kısa animasyon Batman: Strange Days, Cartoon Newtork'ün DC Nation bloğunda yayınlandı! Batman'in ortaya çıktığı 1939 yılından kopup gelmiş bu siyah-beyaz masal, kahramanımızın en eski düşmanlarından Hugo Strange'in spotları üzerinde topladığı Bill Finger ve Bob Kane imzalı Detective Comics #36, #46 ve Batman #1'den esintiler taşıyor.
İzleyin, izletin efendim!